<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002</id><updated>2012-02-16T19:24:30.396-08:00</updated><category term='Gezerken-01'/><title type='text'>"YOL'CU"</title><subtitle type='html'>Yaşam uzun bir yolculuktur.
Başka türlü bir yaşam ise başka bir yolculuktur.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>55</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5137095847407336975</id><published>2010-08-09T00:55:00.000-07:00</published><updated>2010-08-09T01:31:05.225-07:00</updated><title type='text'>Yeni yaşım merhaba</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF-8Ut1zn_I/AAAAAAAAA-A/BUsnWlVsXTQ/s1600/kar%C5%9F%C4%B101.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 264px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF-8Ut1zn_I/AAAAAAAAA-A/BUsnWlVsXTQ/s400/kar%C5%9F%C4%B101.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5503324333758717938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dün bu dünyadaki yolculuğumun 53. yılını tamamladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dolu olumsuzluğun ve kötülüğün, acının ve sıkıntının olduğu ve yaşandığı bu dünyada bunların varlığının bilincinde olarak yaşamak yine de güzel... Çünkü en azından onları değiştirmek, hatta tersine çevirmek için öncelikle varolmak ve yaşamak gerekli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl kişisel düzlemde de böyle bir yıl oldu benim için; üzüntüler, sıkıntılar vardı. Bunlara karşın mutluluklar ve sevinçler de vardı kuşkusuz, her bir anında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi ki "yaşıyorum" diyerek geleceğe yönelik umudumu yineliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yaşım merhaba...&lt;br /&gt;Yeni yaşımda merhaba...&lt;br /&gt;Hep birlikte ve hep beraber...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5137095847407336975?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/5137095847407336975/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=5137095847407336975' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5137095847407336975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5137095847407336975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2010/08/yeni-yasm-merhaba.html' title='Yeni yaşım merhaba'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF-8Ut1zn_I/AAAAAAAAA-A/BUsnWlVsXTQ/s72-c/kar%C5%9F%C4%B101.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2872597813341589596</id><published>2010-07-27T16:30:00.000-07:00</published><updated>2010-08-09T04:29:27.726-07:00</updated><title type='text'>AYA PARASKEVİ BAYRAMI KUTLANDI</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Rumlar "Tenedos"ta Buluştu&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bozcaada'nın en büyük dini kutlamasına çevre illerden, İstanbul'dan ve Türkiye dışından birçok eski adalı Rum katıldı. "Aşkından ölen" Azize Pareskevi adına yapılan Ayazma Şapeli her yıl, yalnızca bu bayram için açılıyor. Bayram adada "yazın başlangıcının kutlanması" demek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rumlar tarafından "Tenedos" diye adlandırılan Bozcaada'da geleneksel Azize Paraskevi Bayramı kutlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF_l9M6BtdI/AAAAAAAAA-Q/EU-43oiC_ww/s1600/ayazmapanayir2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 195px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF_l9M6BtdI/AAAAAAAAA-Q/EU-43oiC_ww/s400/ayazmapanayir2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5503370109269423570" /&gt;&lt;/a&gt; Adalı Rumların en büyük dini kutlaması olan "Aya Pareskevi Bayramı" aynı zamanda adaya yazın geldiğinin de en önemli "işaret"i sayılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayram ya da halk arasındaki söylenişiyle "Ayazma Panayırı" Azize (Aya) Paraskevi adına yapılmış olan, adanın bu bölgesine de adını veren Ayazma Şapeli'nde dün (26 Temmuz) gerçekleştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayazma Şapeli, çift oluklu tarihi çeşmesi, sekiz yaşlı çınar ağacı ve küçük manastırıyla adanın çok özel yerlerinden biri ve her yıl yalnızca bu bayram sırasında açılarak bir ayin gerçekleştiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF_l9cKaKEI/AAAAAAAAA-Y/w9ntUhFfoS4/s1600/ayazmapanayir07.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 281px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF_l9cKaKEI/AAAAAAAAA-Y/w9ntUhFfoS4/s400/ayazmapanayir07.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5503370113364666434" /&gt;&lt;/a&gt;Bayrama, adada yaşayanlarla birlikte, çevre illerden, İstanbul'dan, Yunanistan'dan ve Avustralya dahil dünyanın çeşitli yerlerinden eski adalı Rumlar ve yakınlarıyla, bu sırada adada bulunan yerli ve yabancı turistler de katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökçeada ve Bozcaada Metropoliti Kirilos Duragunis'in yönettiği ayinden sonra ekmek, şarap ve zeytinyağı kutsandı. Bu sırada ayin vesilesiyle vaftiz edilecek yeni doğan ve ölen Rumların isimleri teker teker okunarak topluca dualar edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metropolitin, katılımcılara kutsanmış ekmekten birer parça vererek kutsamasından sonra bayramın yeme, içme ve eğlence bölümüne geçildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF_lgwBf36I/AAAAAAAAA-I/CVmPkvrV5mc/s1600/ayazmapanayir3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 269px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF_lgwBf36I/AAAAAAAAA-I/CVmPkvrV5mc/s400/ayazmapanayir3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5503369620479795106" /&gt;&lt;/a&gt;Bu bölüme Adanın kaymakamı İbrahim Çenet ve Belediye başkanı Mustafa Mutay da katıldı. Bayramla ilgili düzenleme heyeti bu günün anısına başta metropolit olmak üzere "resmi zevat"a birer küçük anı plaketi verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bayrama katılanlar Yunanistan'dan gelen sanatçıların yaptığı coşkulu müzikle eğlendikten sonra akşama doğru dağıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Bayramın efsanesi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan "Aya" (Aziz) sayılan, Pareskevi genç ve güzel bir adalıymış. Şimdi adada Göztepe diye bilinen yerdeki Ayyulas Manastırı'nda (bazı kaynaklarda Ponente Feneri'nin olduğu yerdeki bir başka manastırda) kalan bir gence (rahip?) aşık olmuş. Fakat babası bu aşkı fark edince Pareskevi'yi bu bölgeye yapılan bir yere kapatmış ve göz hapsine almış. Genç kız muhtelif zamanlarda Göztepe'ye bakıp bakıp ağlar, iç çekermiş. Delikanlı da onu sevdiği halde bir araya gelememişler. Bu nedenle Pareskevi genç yaşında "aşkından ölmüş". Onu ölüme götüren bu "büyük aşkı" nedeniyle daha sonra "Azize" ilan edilmiş. Pareskevi'nin tutulduğu bu yerdeki pınarın olduğu yere bir ayazma ve onun üzerine de herkesin dilekleri için dua edebilecekleri bir şapel yapılmış. Daha sonra bu "dua yeri"nde yazın başlangıcı kabul edilen bu gün üç gün süren bir bayrama dönüşmüş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale - BİA Haber Merkezi 27 Temmuz 2010, Salı&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.bianet.org/galeri/bozcaadada-tenedos-ayazma-panayiri" target=_blank&gt;&lt;br /&gt;Haberin fotoğrafları için tıklayın.&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-2872597813341589596?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/2872597813341589596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=2872597813341589596' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2872597813341589596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2872597813341589596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2010/07/aya-paraskevi-bayrami-kutlandi.html' title='AYA PARASKEVİ BAYRAMI KUTLANDI'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF_l9M6BtdI/AAAAAAAAA-Q/EU-43oiC_ww/s72-c/ayazmapanayir2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2476070027862034834</id><published>2010-07-22T00:47:00.000-07:00</published><updated>2010-07-21T15:11:27.022-07:00</updated><title type='text'>bozcaada'dan merhaba</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdsjDFeE1I/AAAAAAAAAw8/JxTXIElP2Bo/s1600/adacamping_1277570107.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdsjDFeE1I/AAAAAAAAAw8/JxTXIElP2Bo/s400/adacamping_1277570107.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496481219608449874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;sonunda hareket ettim ve çok uzaklara olmasa da sevdiğim yerlere ulaştım.&lt;br /&gt;buradayım, duygularım güzel ama karışık...&lt;br /&gt;parmaklarım klavyenin tuşlarında kendi kendine dolaştı...&lt;br /&gt;üzerinde çalışılmamış, salt bir duyarlık yansıması olan aşağıdaki sözcükler ard arda, alt alta dizildi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"yol'cu" yola çıktı...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yollar genişledi, &lt;br /&gt;açtı kollarını çağırdı... &lt;br /&gt;kent, kapalı mekanlar dardı, &lt;br /&gt;daha da daraldı, &lt;br /&gt;daralttı beni...&lt;br /&gt;bir "of" çeksem "&lt;br /&gt;karşıki dağlar"a&lt;br /&gt;yıkılacaktı" ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dağları yıkmak yerine &lt;br /&gt;dağlara gitmek, &lt;br /&gt;dağlara çıkmak, &lt;br /&gt;dağlara &lt;br /&gt;yollara &lt;br /&gt;"merhaba" demek, &lt;br /&gt;ardından da &lt;br /&gt;"ohh" çekmek &lt;br /&gt;geldi içimden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir yanda korku kaygı, &lt;br /&gt;bir yanda yanıtsız &lt;br /&gt;soruların "merak"ı&lt;br /&gt;üzerimde dolanan martı&lt;br /&gt;burnuma ulaşan deniz kokusu,&lt;br /&gt;ayağımın altında incecik, &lt;br /&gt;sıcacık, &lt;br /&gt;yumuşacık &lt;br /&gt;kumlar...&lt;br /&gt;ve de dağları aşıp &lt;br /&gt;denizlere ulaşınca &lt;br /&gt;büyüyen "ohhh"lar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayat çok güzel...&lt;br /&gt;dünya çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;her türden soruna inat,&lt;br /&gt;bardağın dolu tarafına&lt;br /&gt;bakıp çözümlere yönelmek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaşasın hayat...&lt;br /&gt;yaşasın dünya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22.07.2010&lt;br /&gt;sulubahçe/bozcaada&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdsjCqDkWI/AAAAAAAAAw0/slltYxC_bFE/s1600/adacamping_1277569947.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdsjCqDkWI/AAAAAAAAAw0/slltYxC_bFE/s400/adacamping_1277569947.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496481219493466466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-2476070027862034834?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2476070027862034834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2476070027862034834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2010/07/bozcaadadan-merhaba.html' title='bozcaada&apos;dan merhaba'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdsjDFeE1I/AAAAAAAAAw8/JxTXIElP2Bo/s72-c/adacamping_1277570107.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-116735888878019933</id><published>2010-07-16T01:50:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T01:58:03.395-07:00</updated><title type='text'>Geçen bir yıl daha... Yeniden... Merhaba...</title><content type='html'>Merhaba,&lt;br /&gt;Bir yıldan uzun zaman geçmiş, aşağıdaki son yazıyı sizlerle paylaşmamın üzerinden...&lt;br /&gt;Aradaki "boşluk" nedeniyle sanırım "Yol"cu'nun yola çıkamadığını anlamışsınızdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de geçen bir yılda yaşananları bir şekilde izlediniz ya da haberdar oldunuz.&lt;br /&gt;Bilmeyenler &lt;a href="http://cereninblogu.blogspot.com/"&gt;Ceren'in Bloğu&lt;/a&gt;'ndan nelerin olup bittiğini öğrenebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi "Yol"cu'yla birlikte yeniden bir hareketlenme niyeti ve hazırlığı içindeyim.&lt;br /&gt;Seçenekler ve olasılıklar çok. Ama henüz net bir plan da yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman her şeyi değiştiriyor ve başka türlü bakmaya neden oluyor.&lt;br /&gt;Umuyorum yakında yeni "paylaşım"larla buradan haberleşme koşul ve olanğını buluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiye kadar "Yol"cu'yu izleyenlere "bizi izlemeyi sürdürün" diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolun açık olsun "Yol'cu"!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-116735888878019933?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/116735888878019933/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=116735888878019933' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/116735888878019933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/116735888878019933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2010/07/gecen-bir-yl-daha-yeniden-merhaba.html' title='Geçen bir yıl daha... Yeniden... Merhaba...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-787021763939411569</id><published>2009-04-25T11:07:00.000-07:00</published><updated>2009-04-25T11:12:06.572-07:00</updated><title type='text'>"YOL'CU"NUN YOLCULUĞU BAŞLIYOR</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Yol'cu"&lt;/span&gt;nun yolculuğu &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mayıs 2009&lt;/span&gt;'da yeniden başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Karadeniz"&lt;/span&gt; kıyılarında &lt;span style="font-style:italic;"&gt;"doğu"&lt;/span&gt;ya doğru sürecek bu yolculukla ilgilenenler bana mesaj atabilir.&lt;br /&gt;Yolculuğun yolculuk plan ve zamanlamasını sizin düşündüğünüz etkinliklere göre programlayabilirim.&lt;br /&gt;Yolculuk sırasında sizlerle birlikte sizin çeşitli program ve projelerinize fiziksel olarak katılabilir sizlerle birlikte çeşitli &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"ortak etkinlikler ve işler"&lt;/span&gt; yapabiliriz.&lt;br /&gt;Bu çerçevede bana yazabilirsiniz...&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:musutlas@gmail.com"&gt;Buradan&lt;/a&gt; bana mesaj&lt;br /&gt;yollayabilirsiniz.&lt;br /&gt;Şimdiden Teşekkürler...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-787021763939411569?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/787021763939411569/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=787021763939411569' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/787021763939411569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/787021763939411569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2009/04/yolcunun-yolculugu-basliyor.html' title='&quot;YOL&apos;CU&quot;NUN YOLCULUĞU BAŞLIYOR'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5706537538579300651</id><published>2008-06-11T21:32:00.000-07:00</published><updated>2008-06-11T21:35:51.878-07:00</updated><title type='text'>Mola, üç nokta</title><content type='html'>&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Her yolculuğun başı, sonu, yolu, yolcusu, aracı ve zamanı farklıdır; biri biter biri başlar...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“YOL”CU’NUN Yolcuğu&lt;/span&gt;’nda bir yeni “mola” zamanı daha.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;-“Daha hareket etmemiştik ki!” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Diyenler olabilir. &lt;br /&gt;Onlara vereceğim yanıt şu:&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;-“Ettik, başka bir uzamda bir yolculuk, en azından düşünsel olarak başlamıştı. Şimdi ‘gerçek’ oldu.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Yol”cu’nun motorunu önceki gün yeni yerinde, yeni konağında durdurdum.&lt;br /&gt;Orası çok &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;“güzel”&lt;/span&gt; bir yer. &lt;br /&gt;Yolculuğun bir anında bir dönemeç dönüldü ve önümüze çıktı. &lt;br /&gt;Durmaktan başka bir şey yapılamazdı. Ben de onu yaptım. Durdum.&lt;br /&gt;“Yol”cu orayı sevdi. &lt;br /&gt;“Yol”cu’nun yolcusu da sevdi ve orada kendisine yapacak “yeni işler” buldu. &lt;br /&gt;Yapmaya da niyetli. &lt;br /&gt;Bu nedenle “gezerken” yazılarına şimdilik bir “noktalı virgül” konulacak.&lt;br /&gt;Başka konulardan, başka yolculuklardan söz edilecek. &lt;br /&gt;Fiziksel olarak bir yer değişikliği olmadığı için de “mola” verilmiş olacak. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Mola... Yani “üç nokta” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O üç nokta da hem bilinenler hem de bilinmeyenler var.&lt;br /&gt;Hem anlatılacak bir şey yok. Hem de anlatılacak çok şey var.&lt;br /&gt;Anlatmayı deneyeyim...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Yol”cu’nun yola çıkışı bir “görevi” yerine getirmek amacıyla olmuştu. &lt;br /&gt;O amaç, aslında daha başka ve daha büyük amaçların küçük bir bölümüydü.&lt;br /&gt;Şimdi bir “fırsat” ortaya çıktı, bir “olanak” doğdu, “koşullar” değişti ve yeni bir “durum” yaşanıyor. Yaşanacak.&lt;br /&gt;Eskiden kullandığımız bir nitelemeyle söylersek “somut durumun somut tahlili” yapıldı, yapılıyor ve &lt;br /&gt;yapılacak.  &lt;br /&gt;Herkesin düşlediği ve mümkün olduğunu “başka bir dünya, başka bir yaşam” için kollar sıvandı.&lt;br /&gt;Önceden belirlenmiş, planlanmış diğer işlere küçük bir ara verilecek.&lt;br /&gt;“Yeni” işler onların yerini alacak. Şimdilik. Geri dönüş her zaman mümkün. Ama şu anda böyle...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yeni düşler var, daha yenileri de gündeme gelecek. Eski düşlerin devamı aslında. Başka bir deyişle aynı kocaman düşün bir başka bölümü “gerçek” kılınmaya çalışılacak...&lt;br /&gt;Hani büyük bir resim yapmaya başlarsınız. &lt;br /&gt;Resmin tümü kafanızın içindedir ama yapmaya bir yerden başlarsınız. &lt;br /&gt;Bakanlar tuvalin boş olan yerlerini göremezler. &lt;br /&gt;Yaptığınız bölümde bir yere gelirsiniz, orada durur ve bırakırsınız. &lt;br /&gt;Sonra tuvalin boş başka bir yerine geçer ve resmin o bölümünü yaparsınız. &lt;br /&gt;Bu defa bakanlar da resmin tümünü göremedikleri için bir şey anlamazlar. &lt;br /&gt;Tam da böyle hissediyorum işte.&lt;br /&gt;Tablonun başka bir bölümüne geçtik. &lt;br /&gt;Bu bölümde daha az “hareket” var. &lt;br /&gt;Daha çok içsel, duygusal ve düşünsel bir yolculuk yaşanacak. &lt;br /&gt;Yolcu aynı olsa da yol, taşıt, amaç ve zaman ve olacak olanlar başka...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Uzattım biliyorum. &lt;br /&gt;Şimdilik şu kadarını yazabilirim. &lt;br /&gt;Güzel bir ortam ve mekan; doğal, yeşil, sıcak, güzel yaşamaya uygun...&lt;br /&gt;İyi niyetli, güzel ve yapmak istediklerini yapabilecek güçte ve niyette olan insanlar...&lt;br /&gt;Ortaklaştırılmış ve uzlaşmaya kararlı düşler, düşünceler, hedefler...&lt;br /&gt;Bunları “kuvveden fiile çıkarmak” için gerekli araçların hepsi orada var.&lt;br /&gt;Daha fazla ayrıntısını yazamıyorum. Çünkü ben de bilmiyorum. &lt;br /&gt;Ayrıntılar olmadan da gerçeklik “gerçek” olmuyor. Bunu da biliyorum.&lt;br /&gt;Şekillendikçe bu yeni “yolculuğu” ve o yolculuktaki kişileri, mekanı, zamanı, olan biteni, olguları, düşünülenleri, uygulananları, görülenleri, fark edilenleri, yapılanları ve yapılacakları yazayım.&lt;br /&gt;Her hafta ve çok düzenli olmasa da...&lt;br /&gt;“Yol”cu’nun sayfasını izlemeye devam edin.&lt;br /&gt;Hatta eğer dilerseniz yalnız yazılarda değil, gelerek yanımızdan izleyin, düşleyin, katılın...&lt;br /&gt;Bu yolculukta herkese yer var.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Onun için bu haftalık bu kadarla noktalayalım ve &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ulrike K Guin&lt;/span&gt;’in &lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Mülksüzler”&lt;/span&gt; kitabından bir bölümle bitirelim. (*)&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;“Bizi birleştiren bağ seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerle kardeşiz. &lt;br /&gt;Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz. Uzattığımız el de boş, tıpkı benimki gibi. Hiçbir şeyiniz yok. Hiçbir şeye sahip değilsiniz. &lt;br /&gt;Hiçbir şey sizin malınız değil. Özgürsünüz. &lt;br /&gt;Sahip olduğunuz tek şey ne olduğunuz ve ne verdiğinizdir... &lt;br /&gt;Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. &lt;br /&gt;Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. &lt;br /&gt;Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;(*) Mülksüzler,Ursula K Guin, Metis Yayınları, Eylül 2005, Sayfa:256&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5706537538579300651?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/5706537538579300651/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=5706537538579300651' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5706537538579300651'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5706537538579300651'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/06/mola-nokta.html' title='Mola, üç nokta'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-9992658725640330</id><published>2008-05-31T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T08:01:29.811-07:00</updated><title type='text'>Çernobil'den çıkan "sesler"i siz de duydunuz mu?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Normal bir insansındır! Sonra bir gün birdenbire Çernobil insanına dönüşürsün. Herkes gibi olmak istersin; ama olamazsın. Sana farklı gözlerle bakmaya başlarlar..."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"ÇERNOBİL'DEN&lt;/span&gt; Sesler"i izlediniz mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF109rrgwwI/AAAAAAAAA7w/qxfsivFG4z4/s1600/cerses-afis.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 150px; height: 253px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF109rrgwwI/AAAAAAAAA7w/qxfsivFG4z4/s400/cerses-afis.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502682922762683138" /&gt;&lt;/a&gt;İzlemediyseniz ülkeyi bir uçtan bir uca dolaşıyor. Sizin şehrinize de geldiyse mutlaka izleyin. Son oyunlarını oynuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sahneye konulduktan yaklaşık bir yıl sonra izleyebildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol"cu'nun yolculuğu nedeniyle bir türlü yolumuz kesişemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen ay Çernobil kazasının 22. yıl dönümünde Ortaköy'de Afife Jale Sahnesi'nde izledim. Deniz Türkali'nin kızı Zeynep Cassalini de konuk oyuncuydu. Türkali ailesi de tümüyle oradaydı. Salondaki sayısı yirmiye ulaşmayan izleyicinin burukluğu, onların varlığıyla biraz da olsa neşeye, sevince dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sahnede "neşeli" bir olay anlatılmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tiyatro Boyalı Kuş" oyunun tanıtım metninin ilk satırlarına Çernobil'i yaşayan insanlardan birisinin çığlığını koymuş. Bir anne şöyle diyor: "Tanıklık etmek istiyorum, kızım Çernobil nedeniyle öldü. Şimdi de bunu unutmamızı istiyorlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız oradakilerin mi? Peki ya buradakiler, Türkiye'dekiler, Karadeniz'in sahilinde yaşayanlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların da unutmasını istemiyorlar mı? İstiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele bu sıralarda özellikle istiyorlar. Çünkü "para, rant ve kâr" hırsıyla, "muktedir olmak, egemen olmak, belirleyen olmak" elele giden ve birlikte gelişen, büyüyen duygular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O duyguların dışavurumu ise ülkemizde "nükleer santral"ların kurulması. Nükleer Lobicileri iş başında. Güvenli adımlarla sürdürüyorlar çalışmalarını. Kökeni Karadeniz olan bir Başbakan da bunun "iyi, doğru ve güzel" olduğunu savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyasyonun etkisiyle kanser olup henüz yaşamının baharını sürerken benzer binlercesi gibi yitirdiğimiz Sevgili Kazım Koyuncu'nun güzel bedeni henüz nükleer radyasyonla kirlenmiş Karadeniz'in zümrüt yeşiliyle örtülü topraklarında henüz çürümemişken hem de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz de yaşadıklarınızı ortaya koyun. "Tanıklık edin!" "Tanıklıkları çoğaltalım!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1091gacdI/AAAAAAAAA74/ZCcwZnPFhdQ/s1600/cerses-01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 175px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1091gacdI/AAAAAAAAA74/ZCcwZnPFhdQ/s400/cerses-01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502682925400486354" /&gt;&lt;/a&gt; "Çernobil'den Sesler"i izleyin. İzleyemiyorsanız kitabını alıp okuyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın tam adı: "Çernobil'den Sesler: Bir Nükleer Felaketin Sözlü Tarihi".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ukrayna'nın ünlü gazeteci-yazarlarından biri olan Svetlana Aleksiyeviç'in yazdığı kitabı, Aslı Candaş dilimize çevirmiş. Aytaşı Yayınevi Ekim 2006'da yayınladı. Arayın, sorun, bulun, okuyun. Bulamadıysanız internete girin ve onunla ve Çernobil'le ilgili yazılanları okuyun. Çekilen binlerce fotoğrafa ulaşıp insanlara ve doğaya bakın. Ne hale geldiğini görün. Radyasyon görülmez diyenlere inanmayın; "Radyasyon görülüyor!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların seslerini duyun. Sanki siz söylüyormuşsunuz gibi yüreğinizde hissedin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çernobil patlamasına ilk müdahale eden itfaiyecinin eşi Lyudya Ignatenka'nın dediklerini duyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boşaltılmış köylerden birinde tek başına yaşayan yaşlı bir kadın Zinaida Yevdokimovna Kovamenko'nun ne anladığını ve neyi anlatmak istediğini duyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köye geri dönmesine izin verilen ve kaybolan komşusunu arıyan Mariya Volçok'un duygularını içinizde duyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çernobil sonrasında doğan hasta kızını anlatan, adını vermek istemeyen annenin feryadını duyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çernobil patlaması sırasında çocuk olan Katya'nın söylediklerini duyun ve Çernobilli olmanın şimdi ne demek olduğunu bir de onun gözünden anlayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çernobilli çocukları anlatan sağlık memuru Arkady Pavloviç Bogdankevic'i duyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasak Bölge'de hayvanları itlaf etmek üzere görevlendirilen ekibin başı avcı Viktor Yosivoviç Verjikovski'yi duyun ve Çernobil'in yalnız insanlara değil, doğaya ve doğada yaşayan diğer canlılara neler yaptığını öğrenin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı yaşındaki kızını Çernobil nedeniyle kaybeden baba Nikolai Fomiç Kalugin'i duyun. Çernobil'deki patlamanın doğanın düzenini nasıl ters çevirebildiğini anlayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları uyarmaya çalışan nükleer fizikçi Valentin Alekseyeviç Boriseviç'i duyun; Türkiye'de "nükleer santral olmamalı" diyen bizim nükleer fizikçilerimizin söylediklerini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çernobil'de kurulan Müze'de görevli, belgeler toplayan adam Sergey Vasilyeviç Sobolev'i duyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların içinde olduğu Çernobil'deki yüzlerce, binlerce, bu dünyadaki milyonlarca seslerden birisi şöyle diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Normal bir insansındır! Sonra bir gün birdenbire Çernobil insanına dönüşürsün. Herkes gibi olmak istersin; ama olamazsın. Sana farklı gözlerle bakmaya başlarlar. Sorarlar:&lt;br /&gt;- 'Korkutucu muydu? Santral nasıl yandı? Neler gördün?'&lt;br /&gt;- 'Artık çocuğun olabilir mi? Eşin seni terk etti mi?'&lt;br /&gt;İlk zamanlar hepimiz bir hayvana dönüştürülmüştük. Herkes başını çevirip bize bakıyordu.&lt;br /&gt;- 'Oradan gelmiş!' "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsinin ortak noktası ise Çernobilli olmaları� Çernobilli olmanın acılarını yaşıyor olmaları�&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı onların ve ülkemizdeki benzerlerinin acısını duyan ve belki de günün birinde onların duygularını başka sözcüklerle söyleme durumunda kalacak olan bizler gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bunları izledim. Hem de tam Çernobil'in 22. yıl dönümünde izledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşüncemi yineliyorum: "Nükleer santral" bir bombadır ve günün birinde Hiroşima'daki, Nagazaki'deki gibi patlar. Onun için bunları iyi bilenler hâlâ haykırmayı sürdürüyorlar: "Nükleer santral istemiyoruz!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF10-JB-Z5I/AAAAAAAAA8A/giJPqBJPdl8/s1600/cerses-02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 220px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF10-JB-Z5I/AAAAAAAAA8A/giJPqBJPdl8/s400/cerses-02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502682930641528722" /&gt;&lt;/a&gt; Çernobil felaketinden 10 yıl sonra bölgeye giden gazeteci-yazar Svetlana Aleksiyeviç Çernobil'e ilişkin söylenen farklı sesleri, sözleri arayıp ortaya koymuş aynı adlı kitabında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapta "yorumları kendi içinde olan monolog"lardan derlenen on hikâyeyi ise "Tiyatro Boyalı Kuş" sahneye taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tiyatro Boyalı Kuş" Türkiye'nin alternatif tiyatro topluluklarından birisi. 2000 yılından bu yana sahnelediği oyunlarla ve düzenlediği etkinliklerle Türkiye Tiyatrosu'na yeni bir dil ve yeni bir bakış açısı kazandırmaya çalışıyor. Kurucularının ve üyelerinin neredeyse tümü kadın ve kadın bakış açısıyla kendi oyun metinlerini oluşturuyor, "kadın bakış açısı"yla ele alıyor. Kendilerini "profesyonel bir feminist tiyatro" olarak niteliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatro Boyalı Kuş'un bugüne dek sahnelediği oyunlar arasında "Ferhat ile Şirin"(2001), "Aşk ihanet yalnızlık vesaire"(2003), "Dış Ses"(2004), "Böyle Bir Aşk Masalı" (2004), "Kadınlar Savaşı" (2006), "Bavullar" (2006) ve son olarak da "Çernobil'den Sesler"(2007) var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka özellikleri de var: Dünya tiyatrosunu izliyorlar, farklı ülkelerden sanatçılarla birlikte çalışıyorlar, onları konuk ediyorlar, karşılıklı paylaşımlarla "tiyatro"ya da katkılarını sunmalarını sağlıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel hele hele gönüllü insanlardan oluşan tiyatroların en önemli gereksinimleri kaynak ve yer sorunu. Yıllardan beri bu böyle. Bunu çok yakından biliyorum. Onların desteklenmeleri gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem bu sanatı sevenler ve izlemekten keyif alanlarca desteklenmesi gerekli, hem de kurumlarca desteklenmeleri gerekli. Yerel yönetimler, devlet, mesleki kurumlar, sendikalar onlarla bu dayanışmayı sağlamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlamalı ki "Çernobil kazası" gibi çok önemli ve toplumun tümünü etkileyen olaylara ilişkin "insani gerçekleri" sanat yoluyla, duygu ve düşünceye hitap ederek ortaya koyan "Tiyatro Boyalı Kuş" gibi tiyatrolar, gruplar, sanatçılar varolabilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden "tiyatro"yla da uğraşmış biri olsam da, oyunun sahnelenmesine ve bir "tiyatro" oyunu olarak teknik yanlarına dair düşünce ve değerlendirmelerimi bir yana bırakıyor, bu alanın "bilenleri"nin oyunu bu açından da değerlendirmelerini istiyorum. Çünkü böyle bir içeriğin, onu izleyenlere en etkin bir şekilde sunulması gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çernobil'den Sesler" oyunu bize ulaştıran, oyunda emeği geçen tüm Tiyatro Boyalı Kuş ailesini; başta sevgili arkadaşım Jale Karabekir olmak üzere, dramaturjisini yapan Ülfet Sevdi'yi, çok güzel ve sütün bir oyuncululuk sergileyen Nurten Helik, Gamze Karababa, Şerif Bozkurt'la konuk oyuncu Zeynep Cassalini'yi, kitabı çeviren Aslı Candaş'ı, müziğini düzenleyen Murat Hasarı'yı ve projeye danışmanlık yapan yıllardır "Türkiye Yeşilleri" içinde çalışmalarını sürdüren Dr. Ümit Şahin, Özgür Gürbüz'ü kutluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ellerine, yüreklerine, emeklerine sağlık!... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31/05/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-9992658725640330?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/9992658725640330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=9992658725640330' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/9992658725640330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/9992658725640330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/05/cernobilden-ckan-sesleri-siz-de.html' title='Çernobil&apos;den çıkan &quot;sesler&quot;i siz de duydunuz mu?'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF109rrgwwI/AAAAAAAAA7w/qxfsivFG4z4/s72-c/cerses-afis.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-7196377580610960215</id><published>2008-05-24T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:56:39.760-07:00</updated><title type='text'>Küçümsenmemeli, gizlenmemeli, saklanmamalı ve unutulmamalı!</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;En kolayı, en küçüğü, en önemsizmiş gibi görüneni ve en yapılabilir olandan başlamak gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"YOL"CU&lt;/span&gt; yolda değil, duruyor. Dururken "bir başka dünyanın nasıl mümkün olacağı" üzerine kafa yoruyor yol arkadaşlarıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama dünyadan da habersiz değil. İzliyor. Haberleşiyor. Yeni insanlar görüyor, tanıyor, dört bir diyardan. Bilmediklerini öğreniyor, bildiklerini paylaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İletişim Çağı" deniyor yaşadığımız bu döneme. Uzaklardan hemen yanıbaşımızda olmuş gibi haberdarız. Kimisinde sanki oradaymışız gibi "ismimizle", "duygularımızla", "düşüncelerimizle" katılıyoruz. Kimisinden aynı şekilde etkileniyoruz; sanki kendimiz yaşamışız gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm gelişmelere ve erişilen olanaklara karşın "kapkaranlık" bir çağ bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumsuzluklar olumlu olanlardan, çirkinlikler güzel olandan, kötülükler iyiliklerden, yanlışlar doğrulardan daha çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan belki de dönüşeceği "yeni insan"a ulaşmadan hemen önceki bir dönemi yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlığından silkip atacağı bir dolu "çirkinlik, olumsuzluk, yanlış ve kötülüğü" derisinin en dışına kadar sürüp çıkarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O hali dehşetli bir iğrençlik görüntüsü yaratıyor. Nefretten başka bir şey doğurmuyor bakınca!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de alttaki yeni insanın doğumunun yakın olduğunu düşünüyor, düşünmek istiyor ona bakanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık tarihi hep böyle dönemlerden geçmiş. Bazısı uzun sürmüş. Çok büyük bedeller ödenerek yaşanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde olduğumuz dönem aynı zamanda "hızlı yaşanan" bir dönem. Ya da ödenen bedel olarak bakarsak gerek birey başına, gerekse toplumlar olarak ortaçağdan çok daha büyük bedelleri ödediğimizi söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için "şafak yakın", "değişim yakın" diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O iğrenç görünümünden o silkinmeyle insan kurtulacak" diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları neden yazdım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Myanmar(Burma)'da, Çin'de, dünyanın değişik yerlerinde yaşanan "doğal" görünümlü ama aslında "insanın" neden olduğu sonuçları yaratan "felaket"leri duyup öğrenince, Lübnan'da, İsrail'de, Irak'ta yine insanın neden olduğu "insani felaketler"den haberdar olunca bu duygular, düşünceler geçiyor aklımdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu coğrafya, bu topraklar da bunlardan muaf ya da bağışık değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer "olumsuzluklar, çirkinlikler, yanlışlar, kötülükler" burada da yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan haklarından, demokrasiden, düşünce özgürlüğünden, örgütlenmeden başlayıp her alandan örnek vermek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet, güvenlik, eğitim, sağlık, çevre, ekonomi, endüstri, ticaret, kültür, sanat, spor, aklınıza hangisi gelirse bunların örneklerini görmek, fark etmek ve yaşamak olanaklı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama özellikle "insana", hele hele de "kadına, çocuğa, yoksula, yoksuna, farklıya, güçsüze" yönelik olanları görmemek olanaksız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları görüp duyunca, ya da birebir tanık olunca bu dünyanın nasıl bir dünya olduğunu, ne hale geldiğimizi çok daha iyi anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok satan medyanın "üçüncü sayfa" haberlerine bir bakın. Belki de en çak malzemeye sahip sayfalar onlar. Her gün bir başka "olay" önümüze sergileniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de ne zaman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Muhafazakârlığın ve mutaassıplığın, inancı yüceltmenin" en çok olduğu, toplum içinde çoğunluğa sahip olduğu bir ülkede, bir coğrafyada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gün önce bir doktor arkadaşım anlattı başına gelenleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmili yaşlarda üç genç tarafından, gündüz saatlerinde, yanında oğlu ile yürürken, hem de bulunduğu yerdeki emniyet müdürlüğünün neredeyse önünde "fiziksel taciz"e uğramış. Çevrede bulunan, tanık olan insanlar ne tepki vermişler, ne müdahalede bulunmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşım korku ve şaşkınlıktan ve bir de yanındaki yaşı küçük oğlunun etkileneceğini düşünüp o anda tepki vermemiş, verememiş. "Fiziksel tacizi" başarabildiğince savuşturmaya ve kaçmaya çalışmış. Sonra da bunu kabullenememekten, tepki verememiş olmaktan dolayı kendisine kızıp saatlerce ağlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygularını paylaştım, önerilerde bulundum. Nelerin nasıl yapılabileceğine dair bilebildiklerimi söylemeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayı küçümsememesini, gizlememesini, saklamamasını, unutmamasını, söyledim. Başına gelenle ilgili olarak emniyete, sağlık müdürlüğüne, valiliğe başvurmasını, kendi meslek odasının ve bulunduğu yerdeki kadın örgütlerinin tepki vermesini sağlamasını, tacizde bulunanların eşkallerini tarif edip "robot resimlerini" çizdirerek medyada teşhir edilmesini istemesini, her yolu kullanarak çevresindekileri ve kamuoyunu haberdar etmesini, kadın erkek, herkesin kendisine böyle bir tacizle karşılaşınca ya da tanık olunca neler yapması gerektiğini bir tutuma dönüşecek şekilde öğrenmesi için bir yol açmasını, özellikle aynı şeylere başka biçimlerde de maruz kalıp "seslerini çıkaramayanlara bir ses olması" gerektiğini belirttim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşkusuz karar verecek olan kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü tüm bunların bir bedeli var. Çünkü aslında "müdahale etmesi gerekenlerin" kadına ve kadına yönelik yapılanlara bakışı farklı değil. Gördüğümüz, duyduğumuz, yaşadığımız örnekler bunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse tüm sorumlu ve yetkili kademelerde bulunanlar "insana", özellikle de "kadına" böyle bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örnekler çok, örnekler acı ve acıtıcı. Yaşanılan örnekler bir varlık olarak ne erkeğe, ne de kadına yakışmıyor! İsterseniz bir kaçını sayıp anımsayalım; küçültmemek, önemsemek, açığa çıkarmak ve olmamasını sağlamak adına:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emniyet Müdürlüğü içindeki yöneticilerin yukarıdan aşağıya doğru büyük bölümünün "dindar ve dinci" olduğu söyleniyor. Mecliste "iki-üç karılı" milletvekilleri olduğu biliniyor, hatta "bakan"ların olduğu iddia ediliyor. Bunların arasında "okumuş yazmış, dekanlık, rektörlük" yapmış profesörler, öğretim üyeleri olduğu da kimsenin bilgisi dışında değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhafazakâr kesimin "en ünlü giyim kuşam" fabrikatörü çok satan gazetelerde "sahip olduğu üç karısıyla" nasıl geçinip gittiğini ballandıra ballandıra anlatıyor ve herkes "helal olsun adama" diyor, dahası özeniyor. Din ûleması, "şer'an mümkün ama olmamalı" diyebiliyor, o da kısık sesle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En muhafazakar gazetelerin en sevilen, en çok okunan yazarlarından birisinin yaşı küçük bir kıza tacizde bulunduğu ortaya çıkıyor ve yazıp çizdiği medyada onun yaptığı neredeyse açıkça savunuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyhlerin, din ulularının gecede 80 kere cinsel birleşme yaşadıklarından söz ediliyor ve övülüyor, savunuluyor, giderek özenilecek bir "rol model" haline getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yurt dışından gelen turist kadınlar yalnızca "seks objesi" olarak görülüyor. Bir ideal uğruna yola çıkan İtalyan sanatçı Pippa Bacca'ya tecavüz edilip öldürülüyor. Bir başkasına Yozgat'ta çeşme başında tecavüz edildiği ortaya çıkıyor, ama yazılıp çizilmiyor bile. Ensest yıllardır değil çözmek, tam anlamıyla ortaya çıkaramadığımız "gizli ama herkesin bildiği" en yaşamsal sorunlarımızdan birisi, ama herkes "yokmuş" gibi davranıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınların "korunma adına" yalnız başlarının değil, aynı zamanda "eve kapatılması" da "sistemli ve resmi bir şekilde" savunuluyor. Kadına yönelik her yaşta, her kesimde ve hemen her yerde giderek artan oranda "şiddet" uygulanıyor. Kimse ses çıkarmadığı gibi ses çıkarmak görevi olanlar "kocasıdır, babasıdır sever de döver de" deyip olayı meşrulaştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkarılan yasalarla, yönetmeliklerle, kadınlar ekonomik alandan ve iş yaşamından çıkarılıyor ve yalnız "ucuz emek" hale getirildiği yerlerde "nesneleştirilmiş" bir halde varlığını sürdürebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası toplumun hemen her kesiminde giderek daha çok "maço bir tutum" gözleniyor ve erkek egemen toplum en güçlü ve en etkin olduğu dönemlerden birisini yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları anımsayıp bir kez daha farkına varınca insanın ne çok görevi, ne çok sorumluluğu, tepki vermesi gereken ne çok "olay" olduğu bir kez daha anlaşılıyor. O zaman en kolayı, en küçüğü, en önemsizmiş gibi görüneni ve en yapılabilir olanından başlamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olumsuzlukları, çirkinlikleri, kötülükleri ve yanlışları ortadan kaldırmanın başka bir yolu yok! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24/05/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-7196377580610960215?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/7196377580610960215/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=7196377580610960215' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7196377580610960215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7196377580610960215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/05/kucumsenmemeli-gizlenmemeli-saklanmamal.html' title='Küçümsenmemeli, gizlenmemeli, saklanmamalı ve unutulmamalı!'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-1982118392792310984</id><published>2008-05-17T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:54:22.344-07:00</updated><title type='text'>"İşkence" en örgütlü ve en insanlık dışı eylemdir.</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"İşkencenin belgelenmesinde önemli olan, 'görünmeyen' izlerin tespiti ve 'görünen' izlerin gerçekçi yorumudur."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1zdXRjDII/AAAAAAAAA7o/xXkcgOGoMKA/s1600/iskenceatlas01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 297px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1zdXRjDII/AAAAAAAAA7o/xXkcgOGoMKA/s400/iskenceatlas01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502681268017630338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BİANET'TE&lt;/span&gt; okudunuz. Bu ülkede aslında "iyi, güzel, doğru" işler de yapılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de oldukça çok yerde, çok kişi tarafından ve de "el-yürek birliğiyle".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi bu işler genellikle "en sıkıntılı ve sorunlu" alanlar ve konularda yapılıyor ama onları duyup görünce, tanık olunca, hele hele olumlu sonuçları gözlenince insan seviniyor, mutlu oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İşkence Atlası"ndan söz edeceğim sizlere...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlasla ilgili çalışmalar, yakın arkadaşlarımca sürdürüldüğünden daha hazırlanma aşamasında atlastan haberim vardı. Çalışmalar sonuçlanıp da atlas "elle tutulacak" hale gelince hazırlayanlar duyurusunu yaptılar. Elime ulaşınca da çok sevindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İşkence Atlası" Türkiye İnsan Hakları Vakfı 18 yıllık birikimleri sonucunda ve Adlî Tıp Uzmanları Derneği ile Türk Tabipleri Birliği'nin çaba ve katkılarıyla hazırlandı. Bu içerik ve kapsamıyla dünyada bir ilk yayın niteliğine sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlas aynı zamanda; daha önce İstanbul merkezli bir çalışma olan ve "İstanbul Protokolü" olarak bilinen "Birleşmiş Milletler İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu"nu tamamlayan çok önemli bir kaynak niteliğinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmaya editörlük eden Dr. Önder Özkalıpçı ve Dr. Ümit Şahin, atlası yazan Dr. Türkcan Baykal, Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Prof. Dr. Okan Akhan, Prof. Dr. Veli Lök ve Prof. Dr. Fikri Öztop, katkıda bulunan Dr. Metin Bakkalcı, Dr. Semih Aytaçlar, Dr. Deniz Sevinç, Dr. Şükran İrençin, Dr.Servet Çolak, Dr. Mazhar Çelikoyar, Dr.Levent Kutlu, Dr. Mehmet Emin Yüksel, Dr. Mehmet Antmen, Dr. Sema İlhan, Aytül Uçar, Hürriyet Şener, Engin Bodur, Şaban Dayanan, Evren Özer, Handan Taze, Seher Demir; çizimleri yapan Dr. Halis Dokgöz, Dr. Korkut Canpolat ve Kaya Ömer Oykut atlası hazırlayan çalışma grubunun üyeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların hemen hepsi arkadaşım. Böyle bir çalışmayı gerçekleştirdikleri için onlarla gurur ve onur duyuyorum. Yüreklerine, ellerine ve emeklerine sağlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlasta TİHV arşivindeki olgular ve fotoğraflardan da yararlanılarak Türkiye'de işkence nedeniyle ortaya çıkan tıbbî sorunların tanımlanmasına dair ayrıntılı bilgi veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın "İşkence Yöntemleri", "İşkencenin Fiziksel Bulguları ve Muayene", "Tanısal İncelemeler ve Bulguları", "Ayırıcı Tanı" ve "Olgu Örnekleri" başlıklı beş bölümünde ele alınanlar, onun yalnız bir "atlas" olmaktan öte "uygulamaya rehberlik" eden bir kitap olduğunu da ortaya koyuyor. Mesleki faaliyeti sırasında bu konuyla karşılaşacak her hekimin elinin altında olması gereken bir yayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TİHV Yönetim Kurulu Başkanı Yavuz Önen'in kitabın "Sunuş"unda "Bu atlasın işkence soruşturmalarında yer alması muhtemel adli tıp uzmanlarına, çeşitli sağlık ünitelerinde adli hekimlik görevi üstlenen sağlık çalışanlarına, resmi işkence soruşturmalarında görev alan hukukçulara, işkence davalarını takip eden avukatlara ve tüm insan hakları savunucularına faydalı olmasını temenni ediyorum" diyor ve atlasın nerelerde, nasıl ve kimler için yararlı olacağını ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'da olduğum sırada atlasın hazırlayıcılarından Dr. Şebnem Korur'u ziyaret ettim. Başka konular yanında "atlas"dan da konuştuk. Çalışmaları anlattı. Onun şahsında tüm emeği geçenleri kutladım, bir kez de buradan kutluyorum. Gerçekten de ülkemizdeki "işkence" sorununun çok önemli bir yanına, çok değerli bir çözüm getirdiler ve büyük bir katkıda bulundular. Oradan çıkıp TİHV'ye gittim ve sevgili Hürriyet'in çayını içip, biraz muhabbet ettikten sonra bana ayrılan "atlasımı" aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlası inceleyince "çalışmanın önem ve anlamını" daha yakından fark ettim. İlk aklıma gelen bunun elektronik ortamda herkese ulaşacak bir şekilde sunulmasının ve "işkencenin yaşandığı" bir çok ülke için o ülkelerin dillerine çevrilmesinin çok önemli bir ihtiyacı karşılayacağı oldu. Bunların atlası hazırlayanlarca da düşünüldüğü ve çok yakında bunun da gerçekleşeceğine eminim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Sevgili Hürriyet'e de söylediğim gibi bir "kaynak doküman" her şeyi değiştirmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli olan bunun ardından yapılması gerekenlerin de yapılmasını sağlamak bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşkence aslında devletlerin kendi elemanlarıyla gerçekleştirdikleri "en örgütlü" ama aynı zamanda "en insanlık dışı" eylemlerden biri. Şimdilerde "güvenlik" gerekçesiyle "makûl ve masum" gösterilmeye çalışıyor. ABD ve İsrail gibi ülkelerde yaşananlar, Ebu Gureyb ve Guantamo'da ortaya çıkanlar, bu insanlık dışı muamelelerin "resmi politika"nın bir unsuru olduğunu ortaya koydu ve işkenceyi uygulayanların, savunanların ve onu gizleyenlerin kimler olduğu inkâr edilemeyecek bir şekilde anlaşıldı. 11 Eylül sonrası uygulanan işkenceye maruz kalan "sivil"lerden bazılarını, taa Türkiye'de bile gördüm ve onlardan yapılanları dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer biçimde başta İngiltere, Fransa ve kimi Avrupa ülkelerinde "iç güvenlik" gerekçesiyle yapılan düzenlemelerin bir çoğu aslında "işkence" sınıfına sokulacak "tutum ve davranışları" mübah sayılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde de birkaç yıl önce uygulamaya giren "polis görev ve yetkileri"yle ilgili düzenleme de buna olanak veriyor. Sonu ölümle biten bir çok örneği duyduk öğrendik. Gün geçmiyor ki benzer "öyküler" bir çok insan tarafından dillendirilmesin. Bunların çoğunu BİANET'te okuyor, öğreniyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlarla "işkence ve kötü muamele"nin devlet tarafından "sistemli" bir şekilde yapılması ayıbından kurtulmamızı ama bunun da öyle hemen yapılmayacağını ve bu sürecin de kolay olmayacağını söylemek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman başka çözümler ve yöntemlerin gündeme gelmesi gerekli. Bunların başında da bu uygulamaların sonuçlarının "görünür hale getirilmesi" yani belgelenmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgelemeyi yapacak asıl unsur ise bunun varlığını ortaya koyacak, öncelikle tanısını koyacak, sonra da sağaltımını yapacak olan sağlıkçılar, onların içinde de "hekimler"dir. Ancak görev ve sorumluluğu hekimlerin üzerine bırakarak sorunun çözülebileceğini söylemek yalnızca işkenceyi uygulayanların işine yarayacaktır. Çünkü bunu yapmak ve belgelemek çok kolay bir şey değildir. Öncelikle bu konu ülkemizde verilen "tıp eğitimi" sırasında yeterince işlenen ve iyi öğretilen bir konu değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İşkence Atlası" bu bakımdan çok önemli bir "özel" kaynak olmuştur. Ama bunun bir "ders" olarak tüm boyut ve ayrıntılarıyla "hekim adaylarına ve hekimlere" öğretilmesi gerekir. Dolayısıyla "müfredat" içinde buna yer verilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet ve onun unsurlarının yalnız "işkenceye karşı" olduğunu yinelemesi yetmez. Onu önleyecek yol ve yöntemleri de öngörmesi ve buna yönelik düzenlemeleri yapması gereklidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin eğitim boyutu bunların ilkidir. Tıp fakültelerinde bu konunun bir "ders" olarak ele alınması bu isteğin gerçekliğini gösterecek somut uygulamalardan yalnız birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hekim/sağlıkçı cephesinden sorunun ikinci boyutu, bu türde "rapor" yazanların "işkence uygulayıcıları"na karşı korunmasıdır. Bu konuyla ilgili olarak özellikle tabip odasında yöneticilik yaptığım dönemde çeşitli yakınma ve başvuruları anımsıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğuda çalışan bir doktor telefon edip, kendisine açılan bir "mesleki soruşturma"yla ilgili bilgi verip destek beklerken söylediği cümleyi bugüne kadar unutamıyorum: "Söz konusu raporu doğru şekilde yazsaydım ve aynı şeylere maruz kalsaydım ya da bir öldürülüp hendeğe atılsaydım meslek örgütüm benim için ne yapacaktı" demişti. Kendimi o doktorun yerine koyup bu soruya yanı bulamamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında konuyu düşününce aklıma gelen çözüm bu tür raporlamaların bir sivil yapı olarak "oda ve baro"nun gözetim denetim ve desteğinde yapılmasını sağlayacak bir düzenlemenin yapılması olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkedeki her hekim adliyeye yansıyacak tüm "adli rapor"ların bir örneğini "meslek örgütü"ne iletebilir, bu raporlarla ilgili olarak onun zaten görevi olan gözetim, denetim ve desteği talep edebilirdi. Böylelikle sorumluluk "kişisel" olmaktan çıkabilir ve "kurumsal" bir sorumluluğa dönüşebilir, böylece olan biten de kurumların "bilgisi" dahilinde gerçekleşebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün de aynı şeyleri düşünüyorum: Bu konuda baro ile hekim örgütlerinin birlikte çalışmaları, hatta bunun kamuoyuna ulaşmasını sağlamak bakımından da "gazeteci örgütleri"nin desteğiyle "işkence ve kötü muameleye" sivil ve toplu bir mücadeleye dönüştürülmesi çok etkin ve yararlı olacaktır. Dahası her iki meslek örgütü de zaten yıllardır sürdürdükleri bir çalışmayı kurumsal olarak üstlenmiş ve sürekli hale getirmiş olacaklardır. Bu da yaşadığımız olumsuzlukları açısında önemli bir çözümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü TIHV Başkanı Sevgili Yavuz Önen'in dileğiyle bağlayalım bu kez:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İşkencesiz, barış dolu bir Türkiye Özlemiyle..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17/05/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-1982118392792310984?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/1982118392792310984/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=1982118392792310984' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1982118392792310984'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1982118392792310984'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/05/iskence-en-orgutlu-ve-en-insanlk-ds.html' title='&quot;İşkence&quot; en örgütlü ve en insanlık dışı eylemdir.'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1zdXRjDII/AAAAAAAAA7o/xXkcgOGoMKA/s72-c/iskenceatlas01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-6198524797853597458</id><published>2008-05-10T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:52:11.800-07:00</updated><title type='text'>"Bakla"nın ve "bakla toplamanın" faydaları...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Ağzımızdan baklayı çıkarmanın" zamanı geldi de çoktan geçiyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1yaBGGfgI/AAAAAAAAA7Q/opAn_zWg-m8/s1600/bakla01.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 180px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1yaBGGfgI/AAAAAAAAA7Q/opAn_zWg-m8/s400/bakla01.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502680111012806146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ESKİDEN &lt;/span&gt;ciddi konuları konuşacağımız zaman "gelelim kuru fasulyenin faydalarına" diye söze başlardık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden böyle denir, kimin aklına gelmiştir bilmiyorum. Şimdi birilerinin böyle deyip demediğini de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bence "bir çoklarına" pek çok şey anlatan bu "anlamlı" sözü bir yana bırakıp yerine benzer başka bir sebzeden söz edeceğim sizlere: "Bakla"dan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden mi? Çünkü "bir çok işe yarıyor"... Hem de her bakımdan!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fıkrayı pek çoğumuz biliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden çok küfürbaz bir adam varmış, bir şeye kızdı mı basarmış "kalay"ı. Yaşamı neredeyse "dilinin belasını" çekmekle geçmiş. Ama bir haksızlık, yanlış, kötülük, aptallık görünce dayanamıyor ve basıyormuş "küfrü". Artık, ana baba, karı kız, din peygamber... Artık ne gelirse ağzına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes "illallah" edip de adının önüne bir de "küfürbaz" lakabı eklenince günün birinde "aklı selimle" düşünmüş ve bundan nasıl kurtulacağına çare bulmak istemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sormuş soruşturmuş, bir tekkede bir "şeyh"ten haberdar olmuş. Tekkenin yolunu izini bulmuş, şeyhe ulaşmış ve derdini söylemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh adamın "içtenliğini ve dürüstlüğünü" görünce yardım etmeye karar vermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanındaki bir torbadan bir avuç bakla çıkarıp, okuyup üfledikten sonra adama;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Şimdi bu bakla tanelerini al, birini dilinin altına, diğerlerini de cebine koy, küfredeceğin zaman bakla diline dolanacak, niyetini ve kararını hatırlayıp, söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağızda ıslanıp da erimeye başlayacak olursa, cebinden yeni bir baklayı dilinin altına yerleştirirsin" demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam bir süre bu çözümün işine yarayıp yaramayacağını anlamak için tekkede şeyhin yanında kalmaya karar vermiş ve orada kalmış, nereye giderse onunla birlikte dolaşmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmurlu, fırtınalı bir günde şeyh önde "küfürbaz" arkada bir sokaktan geçerlerken, önünden geçtikleri evin penceresi birden açılmış ve güzel bir genç kız onlara seslenmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Şeyh Efendiii, Şeyh Efendiii, biraz durur musun?" demiş, sonra da pencereyi kapatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeyh herhalde bir dertleri var diye evin kapısının önünde durmuş ve beklemeye başlamış. Tabii küfürbaz da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldukça uzun süre beklemişler, ne kapı açılmış, ne de genç kız görünmüş. Tam gideceklerken, genç kız yeniden pencerede görünmüş ve yeniden seslenmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Şeyh Efendiiii, Şeyh efendi, n'olur gitmeyin biraz daha bekleyin."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yine pencereyi kapatmış ve ardında kaybolmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızın yalvarır hali şeyhe pek dokunmuş. Biraz daha beklemişler. Yağmur ve esen rüzgâr epey şiddetlenmiş. Şeyh yavaş yavaş kızmaya ve mırıl mırıl bir şeyler söylenmeye başlamış, küfürbaz da ağzında baklalar, homurdanmaya başlamış. Derken pencere bir daha açılmış ve kız yine görünmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Şeyh Efendiii. Artık gidebilirsiniiiz... Annem size çok teşekkür ediyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız tam pencereyi kapatacakken şeyh başını kaldırıp kıza sormuş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Kızım eğer diyeceğin bir şey yok idiyse, bizi bu kadar zaman bu yağmurun altında neden beklettin?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız gülerek cevaplamış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Şeyh Efendi, bir şey olmaz mı hiç! Elbette bir şey var. Sizi boşuna bekletmedik. Bizim tavuklar kuluçkaya yatmak üzere, yumurtaları tavuğun altına konulurken, bir 'kavuklunun tepesine' bakılırsa, piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış demişler anneme. O da geçerken sizi ve kavuğunuzu gördü de, yumurtalardan tepeli horoz çıksın diye, onları folluğa yerleştirirken biraz sizi bekletti."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun üzerine şeyh küfürbaza döner;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ula oğlum ne durursun be, çıkarsana ağzından baklayı... hadi hadi durma... tam zamanıdır küfrün!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fıkrayı son bir hafta boyunca hep birlikte yaşadığımız olaylar aklıma geldikçe anımsıyor ve anlatıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Mayıs'ta yaşadıklarımız, bu yaşadıklarımızda etkili, yetkili, sorumlu ve sorunluların yaşananlara ilişkin söyledikleri, hastaneye atılan biber gazı, bekleyen yığınların boyalı sularla ıslatılması, gereksiz göz altılar, kolu kasten kırılan gazeteciler, kalaslarla ve copların saplarıyla atılan dayaklar, polisin 1 Mayıs'ı adeta "cihat günü"ne çevirmesi, tüm bunlardaki "tutum"un en alttakinden en üsttekine, hatta eski solcular tarafından bile savunulması, tam bir gün sonra TTB Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy'un, adeta "Ergenekon operasyonu"na nazire yapar gibi, "Basın yasası muhalefetten" sabahın beşinde Ankara'da kaldığı otelden yaka paça göz altına alınması, olayın ardından sorun yalnız bu işin "sabah"ın erken saatinde olmasıymış gibi yalnız bu boyutuyla değerlendirilmesi, tabip odası seçimleri sırasında, kimi yerlerde polisin de içinde yer aldığı çeşitli idari müdahalelerin yapılması, tüm bunlarla ilgili olarak hekim camiasında söylenenler, yazılanlar, anlatılanlar ve savunulanlar karşısında "dilimin ucuna&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kadar gelenleri" sıralamamak için bu fıkrayı herkese anlatıyor ve aynı şeyi söylüyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Gelelim 'bakla'nın faydalarına.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demek istediğimi anlamıyorlar ve sorar gibi bakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman onları can evlerinde vuran şu söz dudaklarımın arasından dökülüyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Çıkarsanıza ağzınızdan baklayı! Ne susuyorsunuz!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1yaQQootI/AAAAAAAAA7Y/AMyHM8S4q90/s1600/bakla02.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 161px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1yaQQootI/AAAAAAAAA7Y/AMyHM8S4q90/s400/bakla02.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502680115083518674" /&gt;&lt;/a&gt;Sanki çok gereksinimimiz olacağını bilircesine İmece evi'ndeki "baklalar"da tam bu sırada oldular ve "toplanacak hale" geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmece evi'nin "ahalisi" olarak bakla toplamak ve sökmek üzere "bakla tarlasına" daldık ve hafif hafif yağan yağmurun altında baklaları topladık ve söktük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce hiç bakla toplamamıştım. Nasıl toplanacağını da bilmiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama insan öğreniyor. Öğrenmenin de ötesinde eğer varsa aklı ona neyi nasıl yapacağını gösteriyor. Yaşamın diğer örneklerinde olduğu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsanız "bakla"yı pek de sevmem. Ezmesini bir meze olarak zaman zaman yerim ama o kadar. Ne ararım, ne de özlerim. Ama iş başa düşünce yaptım; "bakla bile topladım". Hem de keyifle. Bu davranış size de bir şeyler söylüyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik beş kişi bu işle uğraşırken bir yandan da sohbet ettik, daha doğrusu "felsefe" yaptık biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamın amacı, anlamı üzerine kafa yorduk, insanı ve yaptıklarını anlamaya çalıştık, düşüncelerimizi paylaştık. İnsan soyunun 500 bin yıllık tarihi boyunca geldiği noktayı, gelişimini değerlendirirken ve ileriye doğru nelerin olacağını olması gerektiğini konuşurken, bir kez daha aslında ne kadar "ilkel" olduğumuzu fark ettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamak için yemek, yaşamak için tüketmek, sonra da tüketmek için yaşamak, yemek için yaşamak üzerine ve "başka türlü nasıl olabileceğine" dair "düşünce jimnastiği" yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vardığımız nokta ise ne yazık ki şuydu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İnsan soyu olarak, çok gelişmiş bir 'mide'miz ve 'boşaltım' sistemimiz olmasına karşın, bizi diğer canlılardan farklı kılan 'beynimiz'in hiç de gelişmemiş olduğu. Dahası bunun için, hâlâ yeterince çaba sarf etmeyişimiz." Sonra bunun nasıl değişebileceğini, değiştirilebileceğini konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1yat_gKKI/AAAAAAAAA7g/tWoU2uLbrkc/s1600/bakla03.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 180px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1yat_gKKI/AAAAAAAAA7g/tWoU2uLbrkc/s400/bakla03.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502680123064723618" /&gt;&lt;/a&gt;Şu sıralar "bakla"ya çok ihtiyacımız olduğunu da bu sıradaki çağrışımlardan yola çıkarak düşündüm. Çünkü "bakla" beynimizin gelişmesi bakımından önemli olduğu kadar, yukarda anlattığım fıkradaki yönüyle de işe yarayan bir bitki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine yukarıda sıraladığım yaşadıklarımızdan yola çıkarak aklıma gelenler, vermek istediğim tepkiler beni birkaç kez çeşitli ceza yasalarını ihlâl etmekten birkaç yıl hapiste yatıracak ya da yüksek miktarda tazminatları ödetecek boyutta. Bunu engelleyen tek şey ise "bakla!" Yanım yörem, ceplerim hep "bakla" dolu. Onlar tutuyor beni ve isyanımı dile getirmemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir daha öneriyorum, eğer tepkiniz "doğru ve ölçülü" olacaksa ve bunu ifade etmenizi ağzınızdaki "baklalar" önlüyorsa, beklemeyin onları ağzınızdan çıkarın ve söyleyeceklerinizi söyleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tepkiniz benimki kadar çoksa ve büyük boyutlu olacaksa, usturuplu olmayacaksa bir yerlerden bulup buluşturup her ihtimale karşı ağzınıza birer bakla atın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar "bakla"dan söz edince sevmediğim "bakla"yı nasıl severim diye "bakla"ya dair ne varsa bulup okudum. Size de öneriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir belki sizlerin de işine yarayabilir ya da siz de benim gibi birden "bakla"yı sevmeye başlayabilirsiniz. Bakla çok faydalı bir bitki, çok "faydalı". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10/05/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-6198524797853597458?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/6198524797853597458/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=6198524797853597458' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6198524797853597458'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6198524797853597458'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/05/baklann-ve-bakla-toplamann-faydalar.html' title='&quot;Bakla&quot;nın ve &quot;bakla toplamanın&quot; faydaları...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1yaBGGfgI/AAAAAAAAA7Q/opAn_zWg-m8/s72-c/bakla01.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-1996791651770597787</id><published>2008-05-04T03:15:00.000-07:00</published><updated>2008-05-04T04:30:33.794-07:00</updated><title type='text'>Nisan Geçti, Mayısı yaşıyoruz</title><content type='html'>Zaman &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"su gibi"&lt;/span&gt; geçiyor.&lt;br /&gt;Bahar &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"yürekten atılmış bir kahkaha"&lt;/span&gt; gibi şenlendirdi bizleri.&lt;br /&gt;Tabii doğayı da, yaşamı da...&lt;br /&gt;İşleri planlarken, yapılması, yerine getirilmesi gerekenleri sıralarken, bir yandan da gözlemek, izlemek, müdahale etmek, yönlendirmek, katılmak, kısacası insanın edim ve eylemleri hem yaşamı hem de kendisini belirliyor.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a href="http://www.gumuslukakademisi.org"&gt;"Gümüşlük Akademisi"&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; ile ilgili işleri planlama, konuşma ve gerçekleştirme için tamamlanan Mart ayının ardından, yeniden &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a href="http://www.imeceevi.org"&gt;"İmece Evi"&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;ne geldim. &lt;br /&gt;Hedef İstanbul'da Bilgi Üniversitesi'nde 11-14 Nisan arasında geçrçekleştirilen &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"GePGenç Festivali"&lt;/span&gt;nde gerçekleştireceğimiz &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"POTLAÇ"&lt;/span&gt; ve Ekoköy Grubumuzun &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"İstanbul Buluşması"&lt;/span&gt;ydı. &lt;br /&gt;Her ikisi de çok güzeldi,çoğaldığımızı, zenginleştiğimizi, geliştiğimizi hissettik.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki hafta &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"18 Nisan Avrupa Hasta Hakları Günü"&lt;/span&gt;ydü ve &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;a href="http://www.saglikhakki.org"&gt;Sağlık Hakkı Hareketi Derneği&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; üye ve aktivistleri olarak İstanbul ve Manisa'da güzel etkinlikler gerçekleştirdik.&lt;br /&gt;Bir çok haber sitesinde ve web sayfasında kendisine yer bulan basın açıklamamızda bir kez daha "Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları"nın en temel yaşamsal haklardan birisi olduğunu ve bunun için &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"örgütlenmek"&lt;/span&gt; gerektiğini vurguladık.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O hafta bir çok etkinlikle dolu dolu geçti. Onların ayrıntılarını &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GEZERKEN&lt;/span&gt; başlıklı yazılarla, BİANET'teki haber sayfalarında anlattım. &lt;br /&gt;Bunlardan ilki ülkemizde &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Vatandaşlık Halleri"&lt;/span&gt;ni ortaya koyan usta sinemacılar &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Şehbal Şenyurt ve Bülent Arınlı&lt;/span&gt;'nın belgeselinin gösterimiydi.&lt;br /&gt;Sonrasında &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"24 Nisan 1915'de Ne Oldu?"&lt;/span&gt; sorusunun yanıtlandığı İnsan Hakları Derneği'nin düzenlediği toplantıyla, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Hukuk, Devlet ve Derin Dervlet" &lt;/span&gt;üzerine Genç Siviller'in düzenlediği toplantıda bir çok şey öğrendim, daha önce farkına varmadığım pek çok gerçeğin ayrımına vardım.&lt;br /&gt;Bunların hemen ardından Sevgili Hrant'ımızı katledenlerin yargılandığı duruşmanın olduğu gün yine Beşiktaş'taydık ve gelişmeleri izleyerek, Hrant'ı savunanlara yalnız olmadıklarını söyledik. &lt;br /&gt;Çocuklar gibi &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"şenşakrak"&lt;/span&gt; gittiğimiz ama &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"neredeyse canımızdan olmaya ramak kaldığımız" &lt;/span&gt; başlayamadan biten &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"1 Mayıs 2008 Mitingi"&lt;/span&gt; en son etkinlikti.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu önemli etkinliklerin dışında da güzel şeyler vardı, Nisan ayında gerçekleşen.&lt;br /&gt;İstanbul Tıp Fakültesi'ni 1980 yılında bitiren arkadaşlarımdan yaklaşık 90'ıyla bir araya geldiğim &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Seksenliler Sınıf Yemeği"&lt;/span&gt;miz Kandilli'de Cemile Sultan Korusu'ndaydı.&lt;br /&gt;Ertesi günü yapılan İstanbul Tabip Odası seçimleri ise hükümet'in &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"tabip odasını eline geçirme manevrasını"&lt;/span&gt; boşa çıkaran bir sonuçla sonuçlandı.&lt;br /&gt;Eski dostlarla, arkadaşlarla buluşmak görüşmek, bir anlamda "hasret gidermek" çok güzeldi ve yaşam akıp gitse de "boşa gitmediğini" görmek insanı umutlandırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mayıs ayının kendi açımdan en güzel etkinliklerinden birisi de İstanbul Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim üyesi Sevgili Prof. Dr. Selma KARABEY'in öneri ve çabasıyla gerçekleşen ve benim "sunucu, anlatıcı, aktarıcı" konumunda bulunudğum bir &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"eğitim etkinliği"&lt;/span&gt;ydi.&lt;br /&gt;2007-2008 döneminde İstanbul Tıp Fakültesi'ne giren ve 2013-2014 döneminde hekim diplmasına sahip olacak olan doktorlarımızın bir bölümü, &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"bu ülkede ilk kez resmi olarak 'Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları' bizlere öğretildi"&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; diyecekler.&lt;br /&gt;Onlara bunu anlatma mutluluğuna sahip olan kişi ise "ben" oldum. Bu fakültenin kadrosunda 26 yıl hizmet verdim. Bu dönemde 1985'den 2005'e kadar yaklaşık 20 yıl süresince burada öğrenim gören tıp öğrencilerine "Lepra/Cüzzam" hastalığını anlatma fırsat ve olanağına sahip oldum. Emekli olduktan sonra da "ilk kez" yıllardır uğraştığım bu konuda onlara bildiklerimi ve deneyimlerimi anlatma, aktarma olanağına sahip oldum. Kendi adıma söyleyeyim, izleyenlerin verdiği tepkiler gerçekten çok güzeldi. &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu akşam yeni bir yolculuk bekliyor beni, sabahleyin yeniden "İmece Evi"nde olacağım.&lt;br /&gt;Orada da sizinle paylaşacak bir dolu güzellikler yaşayacağımdan eminim.&lt;br /&gt;"Beni izlemeye devam edin!" diyorum.&lt;br /&gt;Sevgiyle kalın...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-1996791651770597787?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/1996791651770597787/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=1996791651770597787' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1996791651770597787'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1996791651770597787'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/05/nisan-geti-mays-yayoruz.html' title='Nisan Geçti, Mayısı yaşıyoruz'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-9058596176464173415</id><published>2008-05-03T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:46:52.516-07:00</updated><title type='text'>Ülkemizde yaşanan "Vatandaşlık Halleri"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Düzene muhalif" ya da "iktidara uzak, onun dışında" olanların kurduğu örgütlerin başlarına nelerin geldiğini öğrenmek isterseniz o zaman "Vatandaşlık Halleri"ni izlemelisiniz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"YOL'CU"&lt;/span&gt; çok şanslı; gezerken hep güzelliklere rastlıyor ve onları yaşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onun "rast geldiği" güzelliklerin içinde hep bir "acı", hemen her zaman bir "olumsuzluğa" tanıklık ve bu yüzden de içten içe hissedilen bir "isyan" duygusu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamansal olarak üst üste gelen iki etkinlikle "ayrımcılığın" varabileceği boyutu ve ortaya çıkan "sonuç"ları bir kez daha gördüm, anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları "paylaşmak" ulaşabildiğim herkese "duyurmak" da, BİANET'in verdiği bu fırsat sayesinde severek yaptığım görevlerimden birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1xeHCHTmI/AAAAAAAAA7A/W6BmkgcCEqI/s1600/sehbal-bulent.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 186px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1xeHCHTmI/AAAAAAAAA7A/W6BmkgcCEqI/s400/sehbal-bulent.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502679081814543970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sizlere daha önce başka bir yazımda iki usta belgesel sinemacıdan, Şehbal Şenyurt ve Bülent Arınlı'dan ve onların kurduğu "SuFilm"den söz etmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O iki güzel insan hiç durmuyor; çalışıyor ve "güzellikler" üretiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir yoğun bir şekilde sürdürdükleri son çalışmalarının ürününü 15 Nisanda Tophane'deki Tütün Deposu'nda sergilediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez yaptıkları belgesel filmin adı "Vatandaşlık Halleri"ydi. Bir buçuk saatlik filmde yaklaşık 80 yıldır süren bir "haksız ayrımcılığın" öyküsü pek çok yönden anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1xd3y6LCI/AAAAAAAAA64/rb54h62THsQ/s1600/vatandas-hal.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 220px; height: 175px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1xd3y6LCI/AAAAAAAAA64/rb54h62THsQ/s400/vatandas-hal.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502679077724236834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsanların "örgütlülükleri" onların ve yaşadıkları toplumun gelişmişliğinin ve demokratikliğinin en önemli ölçütlerinden birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde ise "örgütlenmek" tehlikelidir. Yönetenler bunun tehlikesini bilirler. Ellerinden geldiğince engellemeye çalışırlar, engelleyemeyecekleri zaman da örgütlenmeyi zorlaştırırlar ve örgütlenmeye çalışanların önlerine çeşitli engeller koyarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgütlenmenin en fazla önemsendiği ve bir tür "politik olarak üstünlük" sağladığı dönemlerde bile bu geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere en son yaşadığım küçük bir örneği anlatarak bunu sergilemek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisan ayının son günü ülkemizdeki derneklerin bir önceki yıl yaptığı çalışmalara ilişkin "bildirim"lerini yapmaları ve "beyanname"lerini vermeleri gereken son gündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son üç gün İl Dernekler Müdürlüğü'ndeki durumu görmenizi dilerdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dernek kurmuş ve onunla kamu yararına ya da kendisi dışındaki insanlara "küçük bir katkı, yardım ve destekte" bulunmak isteyenlerin "yaptıklarına nasıl pişman olduklarını" görme olanağınız olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik sorulduğunda bu yöntemi getirenler denetim işinin en kolaylaştırılmış şeklinin bu olduğunu söyleyeceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü onların gözünde bu tür örgütler denetlenmeli ve denetimleri de, o örgütün üyeleri ya da onun çalışmalarından yararlananlar yerine, "devlet ve onun kurumları" tarafından yapılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle örgütleri "düzene muhalif" ya da "iktidara uzak, onun dışında" olanlar kurarlarsa başlarına nelerin geldiğini öğrenmek isterseniz o zaman da "Vatandaşlık Halleri"ni izlemelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşıdığınız "nüfus kağıdını" kimin verdiği, ne iş yaptığınız, ne düşündüğünüz, düşleriniz, ülkeye dair umutlarınız hiç dikkate alınmaz; vergi dahil vatandaşlık görev ve sorumluluklarını yapıp yapmadığınıza bakılmaz ve size bu "örgütlenmeniz nedeniyle" her türlü engel, zorlama, ayrımcılık, haksızlık yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de yalnız gündelik yaşamda değil, yargı önünde, idare önünde, hukuk düzeninde "her türlü ayrımcılığa" maruz bırakılabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de bunlar, altına imza konulmuş uluslar arası belge, sözleşme ve anlaşmalara aykırı olarak yapılır ve bu nedenle ülkeye "verilen ceza ve tazminatlar" yine bu haksızlıklara uğrayanların vergilerinden sağlanan kaynaklarla ödenir. Yani "iki kat mağduriyet yaşarsınız!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte "vatandaşlık hallerimiz" bunlardan oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Vatandaşlık halleri" adlı belgesel, cumhuriyet öncesinden beri ülkemizde varolan ve ülkenin kuruluş anlaşmasında "azınlık" olarak nitelenen ama yasal ve hukuki olarak ülkenin diğer yurttaşlarıyla "eşit" olan ama "Müslüman ve Türk olmayan" vatandaşların kurduğu sosyal, eğitim ve kültürel amaçlı vakıflarının başlarına gelenleri anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 1950'lerin sonlarından bu yana gayri hukuki uygulamalar ile mülkleri elinden alınan cemaat vakıflarının ayakta kalma mücadelesini ve bu mücadelenin Türkiye'nin Gayrimüslim vatandaşlarının gündelik hayatları açısından taşıdığı anlam filmde çok iyi bir şekilde ve çarpıcı biçimde ortaya konuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde bu tür cemaat vakıflarının tapulu mülklerinin ellerinden alınmasına yönelik hukuk dışı bürokratik uygulamalar söz konusu olmuş, hatta bunlar ayırımcı mahkeme kararlarıyla "yasal" uygulamalar haline dönüştürülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde Türkiye'nin yakın geçmişinde Gayrimüslim vatandaşlara yöneltilen ayırımcı politikalar ve yasaların, azınlıklar ve azınlık hakları ile ilgili meselelerin ağırlıklı olarak milli güvenlik, bağımsızlık ve egemenliğe müdahale ekseninde uygulandığı ve insani ve vatandaşlık boyutunun hemen hiç gözetilmediği, dahası bunların "tarihsel bir sürekliliğe sahip olduğunu" ve bunun aslında bir "devlet politikası" olduğunu sergileniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film cemaat vakıflarının yöneticileri ile yasal temsilcileri ve cemaat mensupları ile yapılan röportajlar ile el konan mülklerin mevcut durumu belki de ilk kez bu kadar açık ve net olarak toplumun bilgisine sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Vatandaşlık halleri"nde, ülkemizde yaşayan Müslüman ve Türk kökenli olmayan vatandaşların Türkiye'deki hayatlarını sürdürebilmeleri ve gereksindikleri bazı hizmetleri karşılayabilmeleri için kurulmuş olan bu vakıfların hedefledikleri eğitim, sağlık, din hizmetleri, dayanışma ve sosyal yaşam hizmetlerini, günümüzde hangi koşullar altında vermeye çalıştıkları da gösteriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu belgeselde "vatandaş olmak ve vatandaşlığa" yaptığı vurguyla bu belgesel hemen yanı başımızda "80 yıldır yaşanan haksızlıkları ve yapılan ayrımcılık" azınlık vakıflarının yöneticileri ve yasal temsilcileriyle yapılan röportajlar aracılığıyla, birinci ağızdan ve belgeleri sergilemek suretiyle "sorunu" ortaya seriyor ve vakıflarının sorunlarına farklı bir bakış açısı getiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1xeKeORII/AAAAAAAAA7I/rAPX9NQzDbo/s1600/etyen-m.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 191px; height: 220px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1xeKeORII/AAAAAAAAA7I/rAPX9NQzDbo/s400/etyen-m.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502679082737747074" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nın (TESEV) demokratikleşme programı kapsamında hazırlanan belgeselin galasında konuşan gazeteci-yazar Etyen Mahçupyan, filmin, sorunları, hukuksal ve siyasal olarak değil, sosyolojik bir boyutta ele aldığını söyledi ve "bu film, sorunlara insanlık hali olarak bakıyor. Okuduğumuz ve duyduğumuz her şeyden daha fazla derinliğe sahip bir belgesel" dedi. Aslında bana göre o filmde anlatılan "insanlık hali" yalnız bu sıkıntıları yaşayanların değil de onlar olup biterken, bunu fark etmeyen, sıkıntıyı hissetmeyenlerin insanlık haliydi bir yandan da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben izlerken de sonunda da bu duyguyu yaşadım. Film bittiğinde Şehbal ve Bülent'le filmde emeği geçenleri alkışlarken, bir yandan da "tüm bunlar olurken ben neredeydim, neden onların bunlara maruz kalmamaları için bir şeyler yapmadım" diye düşündüm; "henüz durum düzelmiş değil şimdi neler yapabilirim" sorusunun yanıtını aramaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı duyguyu bu etkinlikten tam dokuz gün sonra Bilgi Üniversitesi'nde İnsan Hakları Derneği tarafından düzenlenen "24 Nisan 1915'de ne oldu?" başlıklı sempozyum sırasında da hissettim ve yine aynı soruyu anlatılanları dinlerken bir kez daha kendime sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıntısı uzun süredir tartışılıyor ve tüm boyutlarıyla BİANET'te ele alınıyor o nedenle bu tarihte ne olduğunu anlatmayacağım. Ama o tarih ve sonrasında olanlar yaşanırken "onların dışındakilerin o insanlar için ne yaptığını ya da neden bir şeyler yapmadıkları" konusunun da düşünülmesi gerektiğine inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gizli ya da açık bir kesim insana, "suçlu olmayan", "kimseye zarar vermeyen", "dün kapısını vurmadan evine gidip geldiğiniz, birlikte gülüp birlikte ağladığınız" insanlara, birileri en hafifinden "bir takım haksızlıklar yaparken, ayrımcılık uygulanırken" ya da daha ağır ve vahim bir şekilde "zulmederken, şiddet uygularken, katletmeye ve yok etmeye" çalışılırken, buna tanık olanlar, o sırada orada olanlar, geride kalanlar neden bir "tepki" vermezler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele "sessiz ve tepkisiz kalan" bu insanların arasında hemen her durumda adaletsizliklere, haksızlıklara karşı çıkan, her fırsatta insandan, eşitlikten, haktan hukuktan, barıştan, demokrasiden, ideallerinden söz eden, bunlar için her türlü eziyeti, sıkıntıyı, hatta ölümü bile göze almış, "muhalif insanlar", "solcular", "devrimciler" de varsa, bunu nasıl açıklarız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası bunun yanıtını ben bilmiyorum. Sempozyum sırasında da soruldu ve yanıtı verilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime ve geçmişime bakıyorum, "neden bu farkındalığı yaşayamadığım" sorusunun yanıtını bulamıyorum. Bence bu anlaşılması, çözümlenmesi gereken bir çok önemli fenomen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal bilimcilerin, toplumun tutum ve davranışlarını irdeleyenlerin bu olguyu enine boyuna değerlendirmeleri ve çözümlemeleri, bunun değişmesi için gereken yolları, yöntemleri göstermeleri gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bence "demokrasi" yalnız "sözü sözleme, düşündüğünü açıklama, bir düşünce etrafında örgütlenme, yapılanlara katılma" değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasinin varolması için aynı zamanda "tutum ve davranışta" bulunma hak, ödev ve özgürlüğünün de olması gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız yapılan yasal düzenlemelerle, bir takım mekanizmaları oluşturmakla, onları işletmekle bu sorunu aşılamaz bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu biraz da insanların "demokrasiyi içten istemesine ve sorumluluklarının gereğini yerine getirme iradesini göstermesine" bağlı değişimdir. Ancak bu yapıldığında gerçekten eşit, özgür ve demokratik bir toplum olduğumuz söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O akşam olduğu gibi ben de belgeselin tamamlanması aşamasında trafik kazasında yaşamını yitiren proje danışmanı Derya Demirler'i saygıyla, sevgiyle anıyor, Sevgili Şehbal ve Bülent'e bir kez daha "aklınıza, elinize, yüreğinize sağlık" diyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03/05/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-9058596176464173415?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/9058596176464173415/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=9058596176464173415' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/9058596176464173415'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/9058596176464173415'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/05/ulkemizde-yasanan-vatandaslk-halleri.html' title='Ülkemizde yaşanan &quot;Vatandaşlık Halleri&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1xeHCHTmI/AAAAAAAAA7A/W6BmkgcCEqI/s72-c/sehbal-bulent.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-6876926551891450450</id><published>2008-04-26T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:42:47.753-07:00</updated><title type='text'>"Yanlış yolda mı gidiyoruz?"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;John Lister'in "Küresel 'Sağlık Reformu' Endüstrisinin Eleştirel Kılavuzu" kitabı Türkçe'de&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1wvkJV8QI/AAAAAAAAA6w/2VuJOqzRe94/s1600/spr-kapak01.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 184px; height: 276px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1wvkJV8QI/AAAAAAAAA6w/2VuJOqzRe94/s400/spr-kapak01.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502678282175639810" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;İNSEV&lt;/span&gt;'den yani İnsan Sağlığı ve Eğitimi Vakfı'nın varlığından kaç kişi haberdar bilmiyorum. Ama insan sağlığını ve sağlık eğitimini önemseyen herkesin bu vakıftan ve çalışmalarından haberdar olması gerektiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakfın kurucusu, arkadaşım Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan ve arkadaşlarının bu yoldaki çabalarına, ne yazık ki bugüne kadar çok fazla katkım olamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl vakıf gönüllülerinin bir buluşmasına katılmış, bu sırada da çok önemli bir çalışmayı sürdürdüklerini öğrenmiştim. "Çok önemli ve ses getirecek" bir kitabın çevirisini yapıyorlardı ve vakıf olarak yayınlayacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap geçtiğimiz ay içinde vakıf tarafından yayınlandı ve piyasaya çıktı, vakıftan da sağlanabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın adı "Sağlık Politikası Reformu". Uzun adıyla söylersek "Yanlış yolda mı gidiyoruz, Küresel 'Sağlık Reformu' Endüstrisinin Eleştirel Kılavuzu".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarı bir İngiliz; "John Lister". Bir sağlıkçı değil bir ekonomist aslında. Bizim ülkemiz dahil pek çok ülkenin gündeminde olan "sağlık politikası reformları"nı ele almış. Bir ideal ya da politik düşünce ile değil, hatta sağlık alanının temel doğruları bakımından da değil, bu reformların temek mantığı olan sağlık sektörünün ticarileşmesi ve piyasaya açılması sürecini bir "kapitalist işletmeci mantığıyla" bakarak değerlendiriyor ve sonunu da "bu iş yürümez, böyle yürütülemez" diyerek bağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın Türkçe baskısı için yazdığı önsözünde Lister "... sağlık politikalarına dair kararlar, tam anlamıyla bir ölüm kalım meselesi olabilir. Bu kararlar, on milyonlarca insanın sağlık hizmetine erişimini -ve aynı zamanda milyonlarca sağlık çalışanının, profesyonelinin ve destek elemanının işlerini ve yaşam standartlarını- etkiler. Önemli olan, doğru kararların alınması, bu kararların kâr tutkusuna değil, halkın sağlık gereksinimlerine dayanması ve yaratılan sistemin, kaynakların en verimli ve adil şekilde kullanılmasının sağlanmasıdır." diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkçe ve İngilizce baskısında yer alan iki ayrı önsöz okunduğunda kitabın kapsam ve içeriği anlaşılıyor. Yapmaya çalıştığı da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence sağlık reformu konusunda "muhteşem" bir kitap ve "sağlık politikaları" konusunda mutlaka bilinmesi gereken doğrular yer alıyor içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama okuması kolay değil. Çünkü 416 büyük sayfa. Size burada bu 416 sayfayı özetlemem olanaksız. Bunu yapamayınca "Peki 416 sayfa ne kadar zamanda okunur" diye düşündüm. Saatte 25 sayfa okuyan birisi için 16-17 saat gerekir en azından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok meraklı olanlar bunu yaparlar; ama bu kitabı asıl okuması gerekenler, yani "sağlığı piyasanın eline teslim edenler" ve onlara "eyvallah diyenler"in bu kitaba bu kadar zaman ayıracaklarını düşünmüyorum. Keşke ayırsalar "ne yaptıklarını" gerçekten öğrenebilseler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman ne yapmak gerekiyor, bunu gerçekten bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma şöyle bir şey geliyor: Yeni uygulamaya giren bir "cezalandırma yöntemi"nden yola çıkarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı "kabahatleri" yapanlara bazı "kamusal görevler" ya da "akıllıca işler" yaptırılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bir "hak"kı "hak olmaktan çıkarmak" da, bilmeden bir karara imza atmak da bir kabahat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele sağlığı, sağlıklılığı, canı olumsuz etkileyecek kararlar söz konusu ise...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman benim bir önerim var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasaları irdeleyenler, yasaları uygulayanlar, "sağlık alanında bir karara imza atmış ve bu kararın birilerin canına, sağlığına mal olanlara" bu kitabı okuma cezası versinler bundan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap okuma cezası bu insanları kitap okutmaktan soğutur mu bilmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en azından "sağlıkta dönüşüm programın"ın yeni unsurlarına karar verenlerin ellerini ve yüreklerini biraz da olsa "titretebilir".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hekimler, bir de başına gelenler, bir olumsuzluğu "ortaya çıkmadan önce önlemenin" anlamını çok iyi bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar bir olumsuzlukla karşılaştıklarında, pişman olup ahlanıp vahlanırlar genellikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hekimler, bilirler ve olacakları söylerler, dahası önlemeye çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o "hekimler"in çoğu ve içinde bir araya geldikleri "örgütleri" bu işin doğrularını yanlışlarını yıllardır söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki başka bağlamlarda ve başka biçimlerde söylüyorlar; ama kimse dinlemiyor, dinlemek istemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En başta bu ülkenin "sağlıkla ilgili işlerinin en üstündekiler"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda da dediğim gibi bu kitapta onların anlayacağı hatta benimsedikleri bir dilden ve somut örnekleriyle, tıpkı bir "maliyet - etkinlik raporu" gibi söyleniyor gerçekler ve bu "reform"lar uygulandığında değişik ülkelerde ortaya çıkanlar. Somut örnekler, yaşanmışlıklar üzerinden olanlar, gerçekler ve olacaklar söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara benzer kararları alıp, sonra geri dönenlerin yaşadıkları da kitapta anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sağlık Politikası Reformu", uygulanan "sağlıkta dönüşüm reformu"nun sonuçlarını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizdekini değil, "dünyada olanları", bunu yapanların "düşüncelerini, hesaplarını anlatarak" söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabı yazan "John Lister" söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kitabı Türkçeye kazandıran "dört genç insan" buna emek harcamış ve 416 sayfayı dilimize kazandırmışlar, onlar söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabın Türkiye'de piyasada olmasını sağlayan, okura ulaştıran İNSEV Vakfı söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik bu kitabın tam bu sırada okunması ve okutulması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani GSS'nin eksikleri yanlışları, bir takım "örgüt"lerin mutabakatları ile "sanki toplum olumlamış" gibi bir görüntü yaratılıp yasalaştırılırken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bu noktada Anayasa Mahkemesine de seslenmek istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin AKP'yi kapatmak yerine onlara da "bu kitabı okuma cezası" verin. Onlara yalnız demokrasi adına değil, bu ülkenin insanlarının sağlığı ve sağlıklılığı adına bir şans daha verin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki gerçekleri görür ve öğrenirler ve böylelikle bu ülkenin insanlarının tümüne saygı duyan ve seven bir "iktidarı"mız olabilir. Belki o zaman bu ülkenin ekonomisini emekleriyle ayaklarının üzerinde tutan "ayak takımı"nın varlığının önemini, anlamını fark edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim yapabildiğim bu: Duyurmak!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki daha ne yapalım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mecliste temsilcilerimiz yok ki o kararlara "oy vererek" katılan, imza atan milletvekillerine dinletelim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonumuz radyomuz yok ki bir gün iş edinip bunun onlara ve topluma ulaşmasını sağlayalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetemiz yok ki "bilmem kaç kupon" karşılığı milyonlarcasını dağıtalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapabildiğimiz yalnız varlığını duyurmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da ulaşabildiğimiz bu tür "medya"ların müsaade ettiği oranda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağolasın John Lister, sağolasın Zeki ve Işın Kılıçaslan, sağolasın Fatih Artvinli ve Can Özkardeşler. Sağolasınız çevirmen arkadaşlar ve bu kitaba emeği geçenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere de "sağolun" diyeceğim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitabı okuyup da duruşunu değiştirenler ve bu ülkede "insanların sağlık hakkı"nın yaşama haklarının bir uzantısı olarak gören meclisteki "milletvekilleri".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer okursanız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Sağolun". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26/04/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-6876926551891450450?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/6876926551891450450/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=6876926551891450450' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6876926551891450450'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6876926551891450450'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/04/yanls-yolda-m-gidiyoruz.html' title='&quot;Yanlış yolda mı gidiyoruz?&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1wvkJV8QI/AAAAAAAAA6w/2VuJOqzRe94/s72-c/spr-kapak01.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-4449384025624161233</id><published>2008-04-19T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:34:45.636-07:00</updated><title type='text'>Sağlık sınır tanımaz</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dün "Avrupa Hasta Hakları Günü"ydü, yarın "İstanbul Tabip Odası Seçimleri" var; sağlık hakkı ve sağlıklılık için elele vermek gerek.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YARIN&lt;/span&gt; seçim var. 25 bini aşkın hekimin üyesi olduğu, ülkemizin en büyük tabip odası olan İstanbul Tabip Odası'nın iki yılda bir yapılan "seçimli olağan" genel kurulunun "seçim" günü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbullu hekimler Sultanahmet Meslek Lisesi'ndeki oy verme yerinde, önceki yıllarda olduğu gibi bir "şenlik" havasında tercihlerini ortaya koyacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç listenin yarışacağı söyleniyor. Bir terslik olmazsa halen odanın yönetiminde bulunanların oluşturduğu "Demokratik Katılım Grubu"nun listesinin yine kazanacak gibi görünüyor. Çünkü hekimlerin hemen çoğu son dönemde başlarına gelenlerden kaygılı ve huzursuz. İktidarın desteklediği listeye hemen çoğu hekim karşı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu listeyi, "Sağlıkta Dönüşüm Programı"na en büyük muhalefeti yaptığı için IMF'nin "bu örgütü ele geçirin" yolundaki direktifi doğrultusunda AKP hükümetinden yana olanlar, özel sağlık sektörü ile elele oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü liste ise her dönem aday olan MHP eğilimli hekimlerden oluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1uXuL_uhI/AAAAAAAAA6g/VMHWQ2ZhBPw/s1600/itosecim04.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1uXuL_uhI/AAAAAAAAA6g/VMHWQ2ZhBPw/s400/itosecim04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502675673531005458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Seçime katılımın çokluğu "sonucun demokratikliği"nin göstergelerinden birisi olacak sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aktif hekimlik yaptığım yıllarda, çok uzun süreler "Demokratik Katılım Grubu" ve onun öncesindeki "Demokrat Hekimler" hareketinde yer aldım. Genel olarak sağlığa, hekim hareketine ve verilen mücadeleye bakış ve yaklaşımları "insandan, toplum sağlığından, bilimden ve haklardan yana".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tek başına bunlar yetmiyor bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süreçte tüm bunları benimserken "hasta hakları ve sağlık hakkı" için de mücadele etmenin gerektiğini fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On yılı aşkın bir süredir, "hizmet alanların tarafında" ve "onların açısından bakarak" mücadele vermeye gayret ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hekim hareketi içinde son yıllarda "Sağlıkta Dönüşüm Programı" nedeniyle "sağlık hakkı" konusu biraz daha öne çıkarılsa da bu "bakışın eksikliği"ni şu anda da görmek, "en azından bir arada ve birlikte olunması gerektiğine ilişkin yeterince aktif tutum alınmadığını fark etmek" olası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hekimler "hizmetten yararlananları" kendi yanlarında, kendilerini de "hizmetten yararlananlarla" birlikte görmüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En yakın olduklarında, temas ettiklerinde bile aralarında büyük bir duvar var. Aslında bu hekimlere tüm eğitimleri ve mesleki yaşamları sırasında verilen bir özellik. Tıp fakültesine adım attıkları andan başlayarak her an duydukları "siz farklısınız" sözü tutum ve davranışlarının tek belirleyicisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlığa ve sağlık alanındaki mücadeleye "hekimleri" merkeze alınarak verilen mücadele hekimlerin "konumları ve tutumları" gereği ne yazık ki "sağlık hakkı ve hasta hakları"nın gerçek anlamda varolmasını sağlamıyor, sağlayamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık hizmetinde "aslolan" hizmetten yararlanan olmasına karşın, onun "nesneleştirilmesi" ve "ikincil" olması belki de "toplum sağlığı mücadelesi"nin yavaş olmasına yol açıyor ve güçlü kapitalist tekeller ve onların politikalarının uygulayıcısı olan hükümetler karşısında etkisiz bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumun örgütlenme bilincinin eksikliği, getirilen engellemeler, yine "her koyun kendi bacağından asılır", "bana dokunmayan yılan bin yaşasın", "gemisini yürüten kaptandır" türünden "bencil ve özgecil düşünce ve tutumlar" "aslolan"ın öne çıkmasını önlüyor ve "örgütlenme bakımından" biraz daha ileride olanlar da "onlar olmaksızın mücadeleyi benimsediklerinden" bir anlamda havanda su dövülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok ilde seçime giren grupların hemen hiç birinde bu bütünleşmeyi sağlayacak yaklaşımları görmek olanaklı değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu nedenle ve sağlığa "bütüncül bakışla" oluşturulacak "ortak örgütler" bu ülkenin gerçek gereksinimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1uXdPtR2I/AAAAAAAAA6Y/hZXlxWFRjc8/s1600/avhashakgun.jpg"&gt;&lt;img style="margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 398px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1uXdPtR2I/AAAAAAAAA6Y/hZXlxWFRjc8/s400/avhashakgun.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502675668983170914" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkanlığını üstlendiğim "Sağlık Hakkı Hareketi Derneği" bir yıldır bunu yapmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yıl içinde gerçekleştirdiği bir dizi faaliyet sonucu bu çabalardan birisi bir "başlangıç" adımını attı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manisa ilinde aralarında hekimlerin, sağlıkçıların, emeklilerin, örgüt deneyimi olan insanların, bir çok kesimden gönüllü ve aktivistlerden oluşan yaklaşık 40 kişinin bir araya gelip oluşturdukları "Manisa Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Derneği" bu sırada oluşan örgütlenmelerden birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün yani 18 Nisan Avrupa Birliği ölçeğinde ilk kez gerçekleştirilen "Avrupa Hasta Hakları Günü"ydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gün bağlamında "Hasta Hakları Sınır Tanımaz" şeklinde belirlenen savı ortaya koyan ve bu alandaki örgütlerin birlikte yaptığı basın açıklamasında imzası bulunan Manisa Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Derneği de Manisa'da yapılan etkinlik sırasında varlığını kamuoyuna duyurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manisa'nın, "Yol'cu"nun yolculuğu sırasındaki duraklardan birisi olmasının önde gelen nedeni buydu. Dolayısıyla bu oluşumun "kuvveden fiile" çıkmasında katkısı oldu ve bir tür "kolaylaştırıcı rol" üstlendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de oluşan bu yapıyı kamuoyuna duyurmak, benzer başkalarının oluşması için çağrıda bulunmak "gezerken"in üstlendiği görevlerden birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1uXjDTW7I/AAAAAAAAA6o/CM8eBNrGpVg/s1600/manisashhd-yk.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1uXjDTW7I/AAAAAAAAA6o/CM8eBNrGpVg/s400/manisashhd-yk.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502675670541753266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Daha on beş gün önce Manisa'da bir araya geldiğim ve bundan sonra yapılması gerekenleri konuştuğum, derneğin kurucu yönetim kurulu üyeleri olan Fadıl Gezen, Mustafa Çeker, Bilal Kılıç, Elçin Mergül, Filiz Gökkaya ile derneğin kuruluşu sırasında büyük çabalar gösteren Zeynel Kaplan, Serpil Deniz ve Figen Pehlivan'ın yüzlerindeki geleceğe dair umut ve heyecanı görünce, bir tohumken bir fidan olan, ardından meyveye duran bir ağacın, gelişimine katkıda bulunan bir insanın duyacağı mutluluğun benzerini yaşadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerimi kapayıp, bu tür örgütlerin her ilde, her ilçede "pıtrak" gibi çoğaldığını düşledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bunun da gerçek olacağını, dahası bu örgütlerin "sağlığın, sağlıklılığın ve sağlık hizmetinin ne olduğunu bilerek" ve "aslolan"ın kendileri olduğu bilincine vararak gerçekleştireceklerini düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin Chavez'in Venezuela'sında, başkenti Karakas'ın varoşlarında ve diğer illerde iki yılda gerçekleştirilen, halkın kurduğu, halkın yönettiği ve sağlıkçılarla elele hizmetinden yararlandığı 8 bin sağlık ünitesinin benzerlerini oluşturabileceklerini aklımdan geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık alanı ve hizmetin içindeki hiçbir unsur ve kesimin tek başına, yanlış olan bir sistemi değiştiremeyeceği, doğru bir sistemi kuramayacağı herkesin fark edebileceği bir gerçeklikken bunu yapmada "çekingen" durmak bana çok anlaşılır gelmiyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle çabam "hep birlikte olmak" için ve "bunları çoğaltmaktan" yana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarın ben de halen üyeliğim sürdüğü için, diğer İstanbullu hekimler gibi Sultanahmet Endüstri Meslek Lisesi'ndeki İstanbul Tabip Odası seçimine gidecek ve tercihimi yapacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl tercihimi bundan bir gün önce buradan duyurmayı da bir görevim saydığım için, "Gezerken"in bu bölümüne, bu hafta konu ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 Nisan Avrupa Hasta Hakları Gününün sloganını biraz değiştirerek "Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Sınır Tanımaz" diyerek bitireyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "sağlık sınır tanımaz". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19/04/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-4449384025624161233?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/4449384025624161233/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=4449384025624161233' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4449384025624161233'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4449384025624161233'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/04/saglk-snr-tanmaz.html' title='Sağlık sınır tanımaz'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1uXuL_uhI/AAAAAAAAA6g/VMHWQ2ZhBPw/s72-c/itosecim04.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5419915057036013090</id><published>2008-04-05T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:26:08.372-07:00</updated><title type='text'>"Memleketi kurtarırken yaşamı ıskalamak..."</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Herkes yaptıklarının ya da yapmadıklarının hesabını önce kendine vermeli...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ONU tanıyalı çok oldu. Her zaman bana çok ilginç geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bir gün seni yazacağım" derdim kendisine ve bunu duyunca önce kızar, çok tepki gösterir, sonra da "yapma; yazma abi be!" derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bilirdim ki yaptıklarının bilinmesini isterdi. Birazcık içince anlatmaya doyamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bilirdim ki imkânı olsa kendisi oturup yazacak o anlattıklarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazmaya başladıktan sonra kaç kere onu yazmak üzere klavyenin önen oturdum ama elim yazmaya gitmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi artık yazdığıma itiraz edecek hali yok. Onun unutulmasını istemiyorum. Yazmamın nedeni bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından bir yerlerde bir kayıt olmalı; en azından ondan bir iz kalmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Bir şarap paran var mı abi?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı anda belki 100 kişinin olduğu bir kalabalığın içinde benim yanıma kadar gelip bana sormuştu bu soruyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce hali biraz korkutmuştu beni. Sonra neden beni seçtiğini düşünmüş, biraz da olsa şaşırmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cebimde ona verecek para vardı. Dahası o sırada benim de canım sıkkındı, bir yere oturup birkaç kadeh içmek ve gevşemek, sıkıntımı unutmak istiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız içmeyi sevmem; ona "olur hadi gidip birlikte içelim" dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalga geçip geçmediğimi anlamak için yüzüme baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakışından aklından geçeni anladım "Ciddiyim" dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Senin gideceğin meyhanelere beni almazlar, sen şuradan 2 şişe şarap, biraz da yiyecek bir şeyler al, benim 'oraya' gidelim. Hem 'iki buçuk ufaklık' var, onlar da nasiplensin" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Oraya" sözünü değişik bir şekilde söylemişti. Beni sınamak istediğini düşündüm o anda. Üzerinde durmadım. Ne almamızı istediğini sordum, Sırayla saydı. Söylediklerini aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte bir süre yürüdük. Daha önce hiç girmediğim bir sokağa saptı, biraz ileride bir açık alana vardık. Bir okula benzeyen büyük bir binanın arka tarafına geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir okulun duvarının arka tarafında, çöp atılan özel bir bölmenin yanında, tahta, karton ve plastik muşambadan yapılmış bir "kulübe" gördüm. Onun önüne kadar gittik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Burası" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı olarak bırakılan açıklıktaki çuvalı yana doğru itip içeriye baktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözüm karanlığa alışınca köşede yatan iki küçük çocuğu ve başlarında oturmuş bekleyen sarı bir sokak köpeğini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkibuçuğun ne demek olduğunu anlamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamı uzatınca köpek küçük bir sesle bir kez havladı. Ya sahibinin kokusunu almıştı, ya da benden bir kötülük gelmeyeceğini düşünmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklar 5-6 yaşlarında ya var ya yoktu. Köpek havlayınca elini, sanki biri ona vuracakmış gibi kaldırdı ve ağlar gibi bir sesle "n'olur vurma abi, n'olur"dedi. Onun sesine diğeri de uyandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da koroya katıldı. "Ona vurma abi vurma, o daha çocuk!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların sesine adam içeriye girdi; "kalkın bakalım uyuşuklar, ben yanınızdayken kimse vuramaz size. Bakın bu amcanız da yiyecek bir şeyler getirdi!.."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yiyecek sözü onları canlandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de oturdu ve uyku sersemi olan biteni anlamaya çalıştılar. Pasaklı ama boncuk gibi gözleriyle çok şirin veletlerdi ikisi de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk muhabbetimizi o zaman yapmıştık. O kulübenin önünde o iki ucuz şarabı içerken. Yaklaşık 1 saatten fazla sürdü, şişelerin dibini bulmamız. O hep anlattı, ben hep dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada çocuklar da aldığım yiyecekleri yiyorlardı. Yeme biçimlerinden birkaç gündür aç oldukları sonucunu çıkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunca "yok abi" dedi. "Bu sabah onları doyurdum. Ama doymuyorlar veletler. Ne verirsem kıtlıktan çıkmış gibi saldırıyorlar. Herhalde çok açlık çekmişler. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra onlarla bir gece sokakta karşılaştığını, kardeş olup olmadıklarını bile öğrenemediğini, kimlikleriyle, nereden geldikleriyle ilgili sorularına hiç cevap vermediklerini, polise vermek istemediğini, sokakta yaşarlarsa, diğer çocukların onları bozacağını düşündüğünü, o yüzden yanına aldığını, kim olduklarına dair bir şeyler öğrenince ana babalarını bulup teslim etmeyi düşündüğünü anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam bunları anlatırken "memleketi kurtarırken yaşamı ıskaladık abi" dedi. Sonra da ekledi: "Hiç olmazsa bu iki çocuğa hayrımız dokunsun!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu lafın anlamını merak edip sorunca muhabbet uzadı ve başka yollara saptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetin özeti, söyledikleri şunlardı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Abi iyi insanlardık biz aslında. Kimimiz sahici okullu, kimimiz de benim gibi 'hayat' okulundan mezundu. Kendimizi düşünmedik hiçbir zaman. Bu memleketin insanlarıyla ilgili iyi şeyler düşündük. İyi yaşasınlar, canları, kanları, alın terleri birilerinin içkisine meze olmasın istedik. Doğru bildiklerimiz vardı. Hayallerimiz vardı. Az da değildik, onların bilmediği bir çok şeyi bildiğimizi düşünüyorduk. Onları, memleketi kurtarabileceğimizi düşünüyorduk. Yürüyüşler, mitingler, korsan gösteriler yaptık. Okulları, fabrikaları, tarlaları, mahalleleri işgal ettik. Boykotlar, grevler yaptık. Silahlı, silahsız eylemler yaptık. Okuduk, yazdık, günler geceler boyu konuştuk, sabahlara kadar tartıştık. Dergiler, kitaplar yayınlar çıkardık. Dağa çıkanımız bile oldu. Gencecik yaşamımızda yaşamımızın her anı bunlarla dolu dopdolu geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığımız her şeyin insanların, toplumun, onların yararına, ortak geleceğimiz adına olduğunu düşünüyorduk. Arada sırada bunun böyle olduğunu da görüyor, bundan mutlu oluyorduk. Çok çile çektiğimiz, eziyet gördüğümüz zamanlar oldu. Her çeşit işkenceyi yaşadık. Haklı ve doğru olduğumuzu bilmek, bizleri dayanıklı, dirençli kıldı. Kimimiz öldü, kimimiz sakat kaldı ama onurumuzu hep koruduk ve yendik onları aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şimdi geri bakıp, düşünüyorum; tüm bunları yaparken, aslında yaşamın dışında olduğumuzu fark etmedik. En sonunda parçalana, bölüne, her kes kendi derdine düşünce fark ettim bunları. Yaptıklarımızı onlar için yapıyorduk ama, aslında doğrularımızı ve kendimizi kanıtlamaktan bir şeye yaramıyordu bunların hiç biri. Onları için canımızı verdiğimizi düşünüyor ama birbirimiz için ölüyorduk. Yani yaptıklarımız kimsenin yarasına merhem olmuyordu. Herkes kendi sorunlarıyla boğuşuyor ve bizleri uzaktan izliyordu. Yaşamın dışında ayrı bir dünya kurmuş o dünyada varolmaya çalışmıştık o güne kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vazgeçtim. Zaten kimse de kalmamıştı. Ama birlikte olduklarımın yaptığını da yapamazdım. Yaşamın içinde olayım derken yalnız kendi yaşamımın derdinde olamazdım. Sokağı seçtim. Bildiğim ve ulaşacağım tek yaşam yeri sokak oldu. Gerçekten de yaşam sokaktaydı. O iki ufaklığın karnını doyurmak, onların başını beklemek, sokakta bir derdi olana derdin nedir diye sormak, gücüm yettiğince bir işi olanın işini görmek, iki insanla muhabbet etmek ve akşamları birkaç kadeh bir şey içmek yetiyor bana. Bildiğim, yapabileceğim bu çünkü. Bir şey daha; kendi adıma hiç kirlenmedim. Kirli bir şey yapmadım. Yaptıklarım anlamsız ve olumsuzsa sonraki yıllarda yaşamım bu şekilde geçti. Bedelini ödedim yani, eğer yanlışsam."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyecek sözüm yoktu. Sustum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraları arada sırada yine rastlaşırdık. Hep aynı soruyla başlardı muhabbetlerimiz: "Bir şarap paran var mı be abi?"Şarabı alır, sonra bazen bir duvar dibinde, bazen deniz kenarında konuşurduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek miydi, kafasından uyduruyor, hayal mi kuruyordu bilmiyordum.Ama yaşadığı bir çok olaydan, militanlık döneminde yaptıklarından söz ediyordu çoğunlukla. Çok sordum ama hepsinde de "boş ver abi be" derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Hangi siyaset olduğunu ne yapacaksın? Sence farkı var mıydı birinin yaptığının ötekinden?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakındaki bir hastanede çalışan bir doktor arkadaşımla birlikteyken de rastlamıştık bir kez. O da bize katılmış ve bizi dinlemişti. Ayrılınca da "nereden bulduğumu" sormuştu. "Bu tür cins adamları" diye de vurgulamıştı. Takılmıştı kafama o lafı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önceki gün bir daha aradı. "Arkadaşın elimde öldü" dedi. Bir araç çarpmış, karşıdan karşıya geçerken. Çok uğraşmışlar ama kurtaramamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma çocuklar geldi. Onları sordum. Çocuk falan görmediğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir daha "çöktüm". Yine "yaşamı ıskalamıştı" anlaşılan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05/04/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5419915057036013090?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/5419915057036013090/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=5419915057036013090' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5419915057036013090'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5419915057036013090'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/04/memleketi-kurtarrken-yasam-skalamak.html' title='&quot;Memleketi kurtarırken yaşamı ıskalamak...&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-1089955206673558468</id><published>2008-03-29T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:23:15.828-07:00</updated><title type='text'>"Yenigün"de Yaşamı Savunmak</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Yaşamları boyunca yaşamı var edemeyenlerin, yaşamı yadsımaları, yaşamları ortadan kaldırmaları ne kötü, ne dayanılmaz bir acı!..&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;ASLINDA bu yazıyı geçen hafta okuyacaktınız. Gündemi saptırmama ve çalmama kaygısıyla bu haftaya ertelendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bodrum'da bahar&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pxiiPkuI/AAAAAAAAA5I/Q5VAbBofWoQ/s1600/bahar01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 180px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pxiiPkuI/AAAAAAAAA5I/Q5VAbBofWoQ/s400/bahar01.jpg" border="0" alt=" Bodrum'a bahar geldi... "id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502670619521553122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu" hâlâ Bodrum'da. Buraya "bahar" geldi. Dünyanın kuzey yarım küresinde pek çok ülkede olduğu gibi. Öyle olmasaydı, taa Çin'den buraya kadar 21 Mart'a "Yenigün" denilmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yenigün" demek "bahar" demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yenigün"le birlikte "yaşam" da geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yenigün"de "yaşamı yaşamak ve savunmak" gerekiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pekçoklarının düşündüğünün tersine... Pekçoklarının yaptığının tersine....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamları boyunca yaşamı var edemeyenlerin yaşamı yadsımaları, yaşamları ortadan kaldırmaları ne kötü, ne dayanılmaz bir acı!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan soyu henüz gerçekten evrimini tamamlamamış gibi görünüyor gerçekten de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok eksiğimiz var, hem de çok...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık on gündür, onbeş gündür "Yol'cu"nun yanı yöresi çevresi "bahar".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bahar" her yandan fışkırmış durumda. Yeşillik, "enva-i çeşit" çiçek, böcek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyretmeye doyamıyor insan. Bol bol fotoğraflarını çekiyorum gördüğüm her yeni "canlı"nın, her yeni "yaşam"ın. Bir çoğunun adlarını bilmiyorum. Öğrensem de aklımda tutamıyorum zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar çoklar ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Filmer, Akademi'nin sınırları içinde yediyüzü aşkın tür olduğunu ve yaşadığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik her bir türün farklı dönemlerinde farklı görüntüleri, farklı adları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çiçek bir gün başka türlü ertesi gün başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahar işte bu: "Yaşam" yani!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pyAAsO3I/AAAAAAAAA5Y/B1mWkDExosQ/s1600/mimoza02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pyAAsO3I/AAAAAAAAA5Y/B1mWkDExosQ/s400/mimoza02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502670627433888626" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sizin için koparılmış bir mimoza dalı&lt;br /&gt;İstanbul'da adalarında "mimoza"lar açtı mı bilmiyorum. Ama burada açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce aşağı köye giderken yolun kenarından bana, burada olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğraf makinem yanımda değildi. Sizler için fotoğrafını çekmek için küçük bir dalını kopardım. Binlerce özür diledim kendisinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ulvi" amaçlar için, "yaşam" için, "yaşamı savunmak" için, bunları yazmak için ona kıydığımı söyledim ve "af diledim". Affetti mi bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından sizler affedin beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun durduğu yerde, Akademi'nin amfitiyatrosunun üst kapısının hemen sol yanında bir de "erguvan ağacı" var. O da geçen hafta patlattı tomurcuklarını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pyUcPlCI/AAAAAAAAA5g/lThLLjowFiU/s1600/erguvan02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pyUcPlCI/AAAAAAAAA5g/lThLLjowFiU/s400/erguvan02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502670632918160418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Amfitiyatronun "Erguvan Kapısı"ndaki erguvanlar ve "Zen Bahçesi"ndeki morsalkımlar&lt;br /&gt;"Erguvan Kapısı" diyorum oraya Oya Baydar'dan ödünç alıp.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba boğazın erguvanları da boğazı bir baştan bir başa kaplamış mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'dakiler de farkında mıdırlar acaba "baharın geldiğinin", "Yenigün"ün, "yaşam"ın? Gerçekten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa trafik ve çevre kirliliği içinde ve birbirlerinin dibinde ama birbirlerinden kilometrelerce uzak insanların yalıtılmışlığını aşıp da bunun farkına varabilmişler midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pyhp4okI/AAAAAAAAA5o/lm3OPdYC99s/s1600/morsalkim01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 267px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pyhp4okI/AAAAAAAAA5o/lm3OPdYC99s/s400/morsalkim01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502670636465037890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ya mor salkımların kokusu sizi alıp bir yerlere götürüyor mu her yanından geçtiğinizde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada "Zen bahçesi"nin bir kenarından aşağıya doğru sarkan salkımları seyretmeye ve koklamaya doyamıyor insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kokular yaşamın güzelliğini, doğanın ve yaşamın büyüklüğünü, "onarıcılığını" hissettiriyor insana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz de hissedebiliyor musunuz? Sizin de burnunuza geliyor mu o kokular?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa burnunuzdan hiç gitmeyen bir "yanmış et kokusu" mu duyuyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1qz0t2IwI/AAAAAAAAA5w/zS-5PfBf0AE/s1600/japonelmasi02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1qz0t2IwI/AAAAAAAAA5w/zS-5PfBf0AE/s400/japonelmasi02.jpg" border="0" alt=" Japon Elması "id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502671758273422082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Zen Bahçesi'nin "Japon Elması"nın çiçeği&lt;br /&gt;Ya hemen onun solundaki "Japon Elması"nın tanımlanmayacak bir kırmızı renkteki çiçeklerini hiç gördünüz mü? Gözlerinizi yumup bir düşünün, belleğinizi zorlayın, anımsıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son ne zaman gördünüz onları yanınızda yörenizde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben onları görür görmez, çocukluğumun Ankara'sına gittim birden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldırımların üzerinde 3-5 adımda bir duran "Japon Elmaları" aklıma geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba Ankara'da hâlâ "Japon Elmaları" var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba "ölüm tacirleri" de Japon Elmalarının çiçeklerinin ve baharın geldiğinin farkında mıdırlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa başka "al"ların ya da "kızıl"ların peşinde midirler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya sürekli "ayrılık ne yana düşer usta, yalnızlık ne yana / ölüm hep bana, hep bana mı düşer usta" diyenler? Üstelik yalnız kendisinin duyacağı bir sesle?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli "ölümü düşünmek" ölümü çağırıyor. Çağırmayın! Çağırmayalım!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yaşamı düşünmek" gerek "Yenigün"de!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1q0BgUCyI/AAAAAAAAA54/Uruo2cpz_TQ/s1600/saburluk01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 160px; height: 213px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1q0BgUCyI/AAAAAAAAA54/Uruo2cpz_TQ/s400/saburluk01.jpg" border="0" alt=" Saburluk "id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502671761706322722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Siz "saburluk" nedir bilir misiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvrım kıvrım bir saç demeti gibi bir yeşilliğin içinde, durup durup sonra birden ortaya çıkan ve göğü delecekmiş gibi hızla yükselen bir sapın ucunda, ellerini göğe açmış dua eder gibi, bir yandan da çiçeklerini sunar gibi, dağı taşı yolların üzerini, her yeri kaplayan bu çiçeğin adının neden böyle olduğunu düşündünüz mü hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bahar" ve "doğa" bir çok soruyu sormayı, düşünmeyi sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış yapmayalım diye...&lt;br /&gt;Yanlış yapmayalım diye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1q0YIf2tI/AAAAAAAAA6I/FEYzBJ39kwQ/s1600/boruotu02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 160px; height: 213px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1q0YIf2tI/AAAAAAAAA6I/FEYzBJ39kwQ/s400/boruotu02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502671767780448978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dereköy'deki "Boru Otu"; aslında "ağacı" demek gerekli belki de&lt;br /&gt;Peki benim daha önce çok gördüğüm ama ne olduğunu ancak şimdi öğrendiğim "boru otu"ndan haberiniz var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dereköy'den ileriye doğru giderken onun kocaman bir "ağaca" dönüştüğünü görmesem inanamazdım. Bir arkadaşıma sorunca o söyledi. Başka özellikleriyle birlikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ölümden başka her derde deva" olduğunu yazıyor "vikipedi" isterseniz siz de bakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ölüme çare var mı, öldürmemekten başka?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersiniz "ölüm tacirleri", "bahar" geldi mi sizin oralara da?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yenigün" geldi mi sizin oralara?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Karabaş"ın yalnız "köpek adı" olduğunu bilirdim eskiden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1q0roaelI/AAAAAAAAA6Q/2WbF2HW4wRA/s1600/karabas01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 160px; height: 120px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1q0roaelI/AAAAAAAAA6Q/2WbF2HW4wRA/s400/karabas01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502671773014587986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heryerde "ana baba kokusu"&lt;br /&gt;Bana "çok cahilmişsin" diyebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir arkadaşım "Nişantaşı"nda küçük bir demetinin 7 lira olduğunu söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada dağ taş onunla dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Anababa kokusu" da diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anaların babaların kokusunu özleyenler geldi aklıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağların başında, "karabaşlara" anababa kokusu adını kim koymuş onu merak ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz de merak ediyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı "Lavandula stoechas"mış. Bir çeşit lavanta yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefis kokuyor ve çok güzel de bir çayı oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da her derde deva neredeyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Papatya, nergis, çiğdem, yasemin, aslanağzı, gelincik, buralarda "dağ lalesi" diyorlar, ballıbaba,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dağ sümbülü, yaban gülü, menekşe, fesleğen, kekik, fulya, gecesefası, horoz ibiği, küpe çiçeği, leylâk, mine çiçeği, reyhan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsinin ayrı bir öyküsü var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsinin çağırdığı, çağrıştırdığı bir dolu duygu, düşünce, gerçeklik var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlarla dolu olmak demek "Yenigün"ü yaşamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamı yaşamak, anlamak ve savunmak demek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi birileri bunu okuyunca "ortalık toz dumanken, insanlar ölürken bahardan, çiçekten, böcekten söz etmenin yeri zamanı mı" diyecekler. Çok iyi biliyorum. Diyecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanı!. Hem de tam zamanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yenigün"de, "Yenigün"den başka neden söz edilir ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29/03/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-1089955206673558468?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/1089955206673558468/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=1089955206673558468' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1089955206673558468'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1089955206673558468'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/03/yenigunde-yasam-savunmak.html' title='&quot;Yenigün&quot;de Yaşamı Savunmak'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1pxiiPkuI/AAAAAAAAA5I/Q5VAbBofWoQ/s72-c/bahar01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-7209257865681958031</id><published>2008-03-22T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-08-07T07:07:56.748-07:00</updated><title type='text'>Zaman akıp gidiyor...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Giderken de kendisiyle birlikte pek çok "değeri" bir daha geri getirmemek üzere götürüyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;ÖNCEKİ gün Gümüşlük Akademisi'nin Başkanı Ahmet Filmer'le yürütülen "Karya'nın Sözlü Tarih Çalışması" üzerine konuşuyorduk, o sırada bana Bodrum'da yaşayan ve "Girit"ten gelenlerden 102 yaşındaki Mustafa Özbaylan'ın öldüğünü söyledi. Haklıydı; zaman akıp gidiyor ve "değerleri"mizi de birlikte götürüyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol"cu'nun Yolculuğu" sırasında kıyısından köşesinden bulaştığım işlerden birisi de bu "sözlü tarih çalışması". Henüz hazırlıkları ve ön çalışmaları sürüyor. Çalışacak, emek dökecek birileri var. Ama bu işler kaynaksız olmuyor. Kaynağa sahip olanlar da ne yazık ki bu işin yeterince farkında değiller ve konuya "bilinçli" bir şekilde yaklaşmıyorlar, pek çok insan gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1nXyXbrnI/AAAAAAAAA4w/cn2UCPuaxLo/s1600/mustafaozbaylan.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 124px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1nXyXbrnI/AAAAAAAAA4w/cn2UCPuaxLo/s400/mustafaozbaylan.jpg" border="0" alt="Bodrum'da 102 yaşında vefat eden Mustafa Özbaylan" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502667978071322226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sadece "para"nın egemen olduğu dünyada "paranın sağlayamayacağı diğer değerler" onların umurlarında değil ne yazık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yola çıkılınca nasıl olsa bir yerlere varılıyor. O nedenle insanlar "umutlarını koruyor" ve çalışmalarını sürdürüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma kapsamında ben de kendi ilgi ve bilgi alanımdan yola çıkarak, Bodrum'un eski eczacılarından birisi olan Sayın Yücel Ziylan'la bir "sözlü tarih söyleşisi" yaptım. Geçtiğimiz günlerde yaklaşık bir saatlik söyleşinin bant çözümünü de tamamladım ve çalışma grubunun başkanı ve bu işin "muharrik gücü" olan sevgili Yüksel (Selek) Abla'ya teslim ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bandın çözümü sırasında konuştuklarımızı bir daha anımsayınca ne çok şeyin yaşandığını ve henüz kayıt altına alınmadığını fark ettim. Sağlık alanında yaşadığımız geçmiş ve halen yitirmekte olduklarımız, hem bu alanda emek ve çaba dökenler, hem de bu sorunlarla karşılayan, onları yaşayan, sağlıklarından hatta canlarından olanlar açısından ne kadar önemli ve bizler için de büyük dersler taşıyor. Bildiklerimizin nasıl ve hangi bedellerle oluştuğunu insan bunları öğrenince çok daha iyi anlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık sorunları, hastalıklar, kaynak, araç, gerek, alt yapı, insan yokluğundan kaynaklanarak insanların kendilerine buldukları çözümlerde öğrenilecek ne çok ders var. Tıbbın yalnız "tıp fakülteleri"nde öğrenildiğini zannedenler bence yanılıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıp da, sağlık da, bunların anlamları da ancak yaşamın içinde ve yaşayınca öğreniliyor. Onun için "bu işleri bilmeyen ve öğrenmeyen bazılarına" sağlık sistemini bir gecede değiştirmek" çok kolay geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1nYa4uk3I/AAAAAAAAA44/O-xSSgM_Dsk/s1600/yucelziylan01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1nYa4uk3I/AAAAAAAAA44/O-xSSgM_Dsk/s400/yucelziylan01.jpg" border="0" alt="Ecz. Yücel Ziylan"id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502667988948390770" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bodrum'un eski eczacılarından Yücel Ziylan Bodrum'da sağlığı anlattı.&lt;br /&gt;Bu konuyla uğraşırken "Bodrum"daki yaşamın "tıp ve sağlık" alanını araştırınca aslında bulunup ortaya konulacak bir hazinenin olduğunu fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsini çıkarıp ortaya koymak benim gücümü aşıyor kuşkusuz. Dahası buna olanağım da yok. Ama pek çok başka yerde olduğu gibi "hazine" orada dururken, üstelik de her gün biraz daha derinlere gömülürken "bir şey yapmamak" olmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimden gelen ise "yazmak". Çünkü o yazılar kalıyor ve benzer düşünceye sahip birilerinin birbirleriyle buluşması, dahası bir şeyleri üretmesi ve ortaya koyması için çıkış noktası oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı "Bir Dermatoloji Müzesi Kurmaya Ne Dersiniz?" başlıklı yazım, deri hastalıkları alanının uzmanlık dergisinde çıkınca olduğu gibi. Sevgili hocam Doç. Dr. Adem Köşlü yıllardır topladığı ve biriktirdiği elindeki pek çok doküman, belge ve bilgiyi sergilediği elektronik ortamdaki "sanal dermatoloji müzesi" oluşturdu herkesin yararlanmasına sundu; hem de tek başına. Şimdi bunun sonra nasıl ve kimin tarafından sürdürülebileceğini düşünüyor kara kara!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu sıralarda "Hıfzı Topuz"un "Elveda Afrika, Hoşça kal Paris" kitabını okuyorum. Sayın Topuz'un orada söz ettiği doktorların arasında bir de "Safder Tarim" var. Hekimlik yaşamı da entelektüel yaşamı da çok ilginç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz bu konularla ilgileniyor olmama karşın bu ismi daha önce duymamıştım ve bilmiyordum. Merak edip internette bir tarama yaptım. Yalnız sahip olduğu "resim koleksiyonlarının sergilenmesine" dair yazı ve haberler bulabildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa yıllarca İstanbul'da yaşamış bir insandı. Benim çok uzun yıllar çalıştığım İstanbul Tabip Odası'nın üyelerinden birisi olmalıydı. Oysa onun sayfasında bile bununla ilgili tek bir kayıt bulunmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta 14 Mart'ın içinde olduğu "Sağlık Haftası"ydı. Hemen her yerde tabip odaları çeşitli etkinlikler yaptılar. Ben de Denizli Tabip Odası'nın yaptığı bir etkinlikte bir konferans verdim. O sırada Denizli Tabip Odası'nı kuran ve 1 numaralı üyesi olan Dr. Mustafa Zeytindalı da konuştu. 1926 doğumlu bir "genç delikanlı". Hekim olmadan önce 21 yaşında "öğretmen" olmuş. Hem de "baş öğretmen"lik yapmış. Kendisi adeta bir "ayaklı tarih"; anlattığı pek çok şeyden alınacak pek çok ders var. Orada duruyor ve yalnız "14 martlarda anımsanıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünürken, yine "Gezerken"de söz ettiğim benzer başkaları olduğunu da anımsadım ve bunların hepsini birleştirince yukarıda söz ettiğim bunun "anlam ve öneminin farkında olmayanların" arasında hekimlerin, eczacıların, sağlıkçıların meslek örgütlerinin ve onların yöneticilerinin de olduğunu da fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü onların elinde de kaynaklar ve olanaklar var. Onların da "saklaması, koruması ve kayda geçirmeleri" gereken, her geçen gün zamanın kendisiyle birlikte sürükleyip götürdüğü, yiten kendi "değerleri ve tarihleri" de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde teknolojinin olanakları sonsuz; elektronik ortamın içinde "geziler" bile düzenlenebiliyor. Bunları en erken kaybolacak olandan ve en kolay olandan başlayarak neden kayda geçirmiyoruz. Neden Sevgili Adem hocanın tek başına yaptığını örgütlü bir şekilde onlar da yapmıyorlar, yapamıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1nYn2kedI/AAAAAAAAA5A/3oTlW4o5qjo/s1600/tiptarihimuzesi02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 236px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1nYn2kedI/AAAAAAAAA5A/3oTlW4o5qjo/s400/tiptarihimuzesi02.jpg" border="0" alt="Tıp Tarihi Müzesi'nin kuruluşuyla ilgili haberin kupürü"id="BLOGGER_PHOTO_ID_5502667992429001170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Üniversitesi'nin "basın takibiyle ilgili bölümü"nün bana yolladığı bir haber ve kupürde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nin Tıp Tarihi Anabilim Dalı'nın açtığı yeni "tıp müzesi"yle ilgili bir haber vardı. Belki de bir şeyler yapılıyor. Ama birleştirmek, bütünleştirmek ve herkesin ulaşabileceği bir hale getirme konusunda belli ki çok yetersiz ve isteksiziz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık meslek odaları, uzmanlık dernekleri, üniversiteler, "ellerinde ya da yakınlarında kaybolmak üzere değerlerin" bulunduğu kişiler ve bu konulara emek verecek insanlar bir araya gelip bunları düşünmeli ve bir şeyler yapmalılar. Yitenlere karşı en azından saygımızı ve duyarlığımızı göstermek için bunu yapmamız gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa herkes o "değer dediklerimizin aslında bizler için de bir anlamı olmadığını" düşünecek ve bizlerden de başka konularda olduğu gibi "onların gözü 'para'yı görüyor" diyecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22/03/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-7209257865681958031?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7209257865681958031'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7209257865681958031'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/03/zaman-akp-gidiyor.html' title='Zaman akıp gidiyor...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TF1nXyXbrnI/AAAAAAAAA4w/cn2UCPuaxLo/s72-c/mustafaozbaylan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-880025371285610717</id><published>2008-03-15T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-30T13:30:56.902-07:00</updated><title type='text'>Bir "14 Mart" ve bir "değişmeyen doktor"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Yanlışları" benzer biçimde tanımlamak, ne yazık ki "çözümlerde buluşmayı" sağlamıyor; buna karşın yine de üzerinde "uzlaşabilecek bir hareket" noktasının olmasını önemsiyorum.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;GEZERKEN&lt;/span&gt; yazılarımda zaman zaman "yolumuzun kesiştiği insan"lardan da söz ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hafta size yine sürdürdüğüm "yaşam yolculuğu sırasında" tanımaktan onur duyduğum bir insandan söz edeceğim: Prof. Dr. Coşkun Özdemir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM174eS2OI/AAAAAAAAA3E/VYsMlI7_Tfw/s1600/cosoz01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM174eS2OI/AAAAAAAAA3E/VYsMlI7_Tfw/s400/cosoz01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499798872837511394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf edeyim, onunla ilk olarak ne zaman ve nasıl tanıştığımızı anımsamıyorum. Üzerinden otuz yılı aşkın bir zaman geçti. İnsan aklının "unutmayla özürlü" olduğu sözü doğru olmalı belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Coşkun Özdemir İstanbul Tıp Fakültesi'nin "öğrenciye yakın olan ve onunla diyalog kurabilen", "demokrat diye tanınan", ender rastladığımız öğretim üyeleri arasındaydı. O bir çok insan için olduğu gibi bizim de "Coşkun Hoca"mızdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980 öncesinde dönemin üniversite rektörü Prof.Dr. Haluk Alp'ten kurmaya niyetlendiğimiz "fakülte tiyatro grubu" için destek istemeye gittiğimizde bize "ben bu üniversitenin rektörü olarak kendi fakülteme ayrıcalık tanıyamam, ama grubunuzu üniversite tiyatrosu olarak oluşturursanız sizi desteklerim" demişti. Üniversitenin öğrenci tiyatrosunun birkaç yıllık bir aradan sonra yeniden oluşması da onun bu "öneri ve ısrarı" ile gerçekleşmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Dr. Coşkun Özdemir de bizim "nazımızı çekmiş" önerimiz üzerine bu topluluğun "sorumlusu, yardımcısı, ilgilisi olan öğretim üyesi olmayı" kabul etmişti o dönemde. O zamanlar böyleydi, fakülte ve üniversitenin kulüplerinin kurulma ve çalışma "prosedürleri". Aynı zamanda Edebiyat Fakültesi'nin öğretim üyelerinden Prof. Dr. Cevat ÇAPAN ona destek olmayı kabul etmişti. Daha bir "kuvvetli olduğumuzu" hissetmiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Coşkun hoca"yla ilişkimiz 70'li yılların sonunda, "12 Eylül'ün hemen öncesinde" seçildiği İstanbul Tabip Odası Başkanlığı göreviyle daha da yakınlaşacak ve yoğunlaşacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra bu ilişki "12 Eylül"ün zor günlerinde "zorunlu ve kısa" bir kesintiye uğrasa da birkaç yıl sonra kızımızın "bebeklik resmini" gönderdiğimiz, aile dışındaki tek insan olacak kadar yakın biçimde yıllarca devam edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında Lepra Merkezi'nde çalışırken de, yapılanları doğru bulduğu için bu merkezi koşulsuz destekleyen, hemen her etkinliğine gönüllü olarak katılan sayısı çok az öğretim üyelerinden birisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM18OMrzzI/AAAAAAAAA3M/dpJoa_fk_8g/s1600/cosoz02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 291px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM18OMrzzI/AAAAAAAAA3M/dpJoa_fk_8g/s400/cosoz02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499798878669229874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Coşkun Özdemir'in yaşam öyküsü başka kaynaklardan bulunabilir. Burada ayrıntısına girmeyeceğim. Ama 1926'da Urfa'da doğduğunu, İzmirli bir öğretmen anne babanın çocuğu olarak çocukluğunu neredeyse cumhuriyetin ilk yıllarının Urfa'sında geçirdiğini, dahası bu yıllarda "cumhuriyetin ilk uygulamalarına" burada tanık olduğunu övünerek her zaman anlattığını söylemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993'de "yaş haddi"nden emekli olduktan sonra da haftada bir gün olsa da "fakültesi"ne giderek, bilgi ve deneyimini aktarmayı sürdürüyor. Çünkü "bilim insanlığı ve öğretmenlik mevzuatın belirlediği bir görev değil".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurduğu "Kas Hastalıkları Derneği"nde hastalarına hizmet vermeye devam ediyor. Çünkü "hekimlik de yıla, yaşa bağlı bir meslek değil".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin, sağlık alanının, üniversitenin, tıp eğitiminin ve hekimliğin sorunları onun hâlâ üzerinde kafa yorduğu konular. Çünkü "aydın olmak da �akla ve duygulara sahip olunduğu sürece' devam eden bir özellik".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prof. Özdemir'in başka özellikleri de var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyete, Atatürk'e ve onun devrimlerine, aydınlanmaya ve bilime olan "inanç ve bağlılığı" da sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ulusal Bağımsızlık"tan yana, "Laikliği" savunuyor ve "gericiliğe ve taassup"a şiddetle karşı çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Demokrasiden yana" olduğunu geçmişte olduğu gibi bugün de söylüyor ama artık "demokrasinin varlığına ve hatta varolabileceğine inanmadığını" da eklemekten geri kalmıyor. Eğitimi "eksik ve yanlış olduğu" için bu halkın seçimlerini "doğru yapamayacağı"nı savunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları "savunduğu ve yukarıda saydığımız değerler ve ilkeler" çerçevesinde "eğitme"nin gerekli, önemli ve "herkesin yerine getirmesi gereken vazgeçilmez bir görev olduğunu" da ekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Köy Enstitüleri", "Halk evleri" savunmaktan ve olmasını istemekten vazgeçemediği başta gelen çözümleri arasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gündelik politikadaki "saflaşma"da da kendini "ulusalcı güçler"in yanında görüyor ve bunu her hafta yazı yazdığı "Cumhuriyet" gazetesinde ifade etmekten geri durmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ulusalcılığa" itiraz edenlerin ise bu sistemin egemenlerinin "değirmenine su taşıdığı"nı, dahası bir "inkâr ve sapma" içinde olduğunu düşünüyor, söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun bu nitelendirmede bulunduğu grubun içinde ben de varım. Yazdıklarımdan, söylediklerimden yola çıkarak, benim için de böyle düşündüğünü söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda çok sık karşılaşmasak da hekimlerin izlediği elektronik ortam aracılığıyla sürekli bir iletişim halindeyiz. Bu "farklı düşünce ve çözümlerimizi" orada özgürce ve serbestçe savunuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok başkaları gibi "ben hocayım, ben bilirim" deyip susturmuyor ve susmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Farklı yaklaşımların sergilendiği tartışmalarımızdan sonra geçtiğimiz yılın sonlarında beni aradı ve son yayınlanan kitabından söz ederek, benim "sağlık medya" konusundaki kitabımla "değiş-tokuş" yapmayı önerdi. Kendisiyle randevulaştık ama buluşamadık. Yine de kitap değişimini gerçekleştirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM18pmV4gI/AAAAAAAAA3U/HN5p2PtPnik/s1600/karsidurus-k.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 75px; height: 108px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM18pmV4gI/AAAAAAAAA3U/HN5p2PtPnik/s400/karsidurus-k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499798886024602114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Karşı Duruş" adlı kitabını okuduktan sonra kitapla ilgili düşüncelerimi ona yazdım. Dahası kendi web sayfamda da bu düşüncelerimi de yayınladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında yine beni aradı; yüz yüze görüşmeyi ve tartışmayı önerdi. O sırada İstanbul dışındaydım ve İstanbul'a geldiğimde bunu yapabileceğimi söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şubat ayındaki "Yol"cu"nun "İstanbul Molası" sırasında, bir öğleden sonra buluştuk ve görüştük "Coşkun Hoca"mla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ona "aykırı" gelen düşüncelerimi uzun uzun anlattım, o da kitabında "defalarca" söz ettiği düşünceleri bir kez daha yineledi. Bir çok konu üzerinde aynı düşünmediğimizi, aynı düşünemeyeceğimizi fark ettik ve dahası bunu da "tespit ettik". Ama bu "saptama"lar, "meslektaş", "öğrenci-öğretmen" ve "dostluk" ilişkimizi değiştirecek bir boyutta değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu hemen ertesi günü "Tabip Odası"nın düzenlediği "toplu oyun izleme" etkinliği sırasında Dostlar Tiyatrosu'ndan "Sivas 1993" adlı belgesel oyunu yan yana oturup izleyerek de gösterdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gezerken de ondan söz etmek istedim. Çünkü onun ve onun gibilerinin varlığının "çok önemli" olduğunu düşünüyorum. Öncelikle yukarıda belirttiğim niteliklerin 82 yaşında sürdürebiliyor olması bana "çok anlamlı" geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabını değerlendirdiğim yazımda da dediğim gibi, 82 yaşında "farklı düşündüğümüz ve ayrı düştüğümüz bir çok yanımız" olmasına karşın "hâlâ bana bazı şeyleri öğrettiği için" de bu böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli yazdığı Cumhuriyet gazetesindeki "14 Mart"la ilgili olarak yazdığı "Sağlıkta Neler Oluyor" başlıklı yazıda söyledikleri de onunla buluştuğumuz az sayıdaki düşünceler arasında:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Her şey bu iktidarın oluşturduğu halk ve emekçi karşıtı sistem ve politikalardan kaynaklanıyor. Bu politikalar toplum sağlığını tepeden tırnağa bozmuştur. Hükümet Sağlıkta Dönüşüm adı altında son derece tutarsız bir sağlık düzeni getirmeye çalıştı. Sonuç, sağlığı piyasalaştırma, hekimlerin özlük haklarını ihmal, özel hastaneleri tekelleştirme ve her yerde her alanda kadrolaşmadır. Bunun için atamalarda yasaları görmezden gelmekte, iktidar hiç bir sakınca görmüyor. �Seçimlerde halk bizi destekledi, o halde biz her istediğimizi yaparız' ilkelliği içinde bir iktidarla baş başayız. Şimdi sosyal hakları budayan, en yoksul insanlarımızdan prim almayı öngören Genel Sağlık Sigortasını çıkarmaya çalışıyorlar. Özel hastanelerde sosyal güvencesi olanlar da artık küçümsenemeyecek katkı payı ödemek zorundalar. AKP iktidarı meslek odalarını da ele geçirmek için büyük çaba harcıyor"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yanlışları" benzer biçimde tanımlamak, ne yazık ki "çözümlerde buluşmayı" sağlamıyor. Buna karşın yine de üzerinde "uzlaşabilecek bir hareket" noktasının olmasını önemsiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından geçen 30 yılı aşkın bir süredir, birlikte bir şeyler yapan insanların bazı konularda "benzer davranabileceğini" düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1976 yılında Türk Tabipleri Birliği "14 Mart"ları baloların yapıldığı "tıp bayramları" şeklinde kutlanmaktan vazgeçilip, "toplumla birlikte" gerçekleştirilen "sağlık haftaları"na dönüştürülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haftaların "ikincisi"ni İstanbul Tabip Odası "merkez" olarak gerçekleştirirken "Tabip Odası"nda bu işle uğraşan ekibe katılmıştım, henüz 3. sınıfı okuyan bir tıp öğrencisi olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden bu yana geçen sürede aslında "sağlık ortamı ve sağlık sorunları" açısından "değişen" pek bir şey yok. Günümüzde "14 Mart"lar yeniden "baloların" olduğu "tıp bayramlarına dönüştürüldü".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu belki de hekimlerin de bu durumu artık içselleştirdiğinin bir gösteriyor. Ama en azından bir bölümü daha çok "söylemleri"yle de olsa bu süreci tıpkı o zaman olduğu gibi bir "mücadele alanı olarak" görüyor ve bazı etkinlikler yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının yazıldığı zaman henüz gerçekleştirilmemiş olsa da bu yıl "14 Mart"ta diğer tüm emekçilerle birlikte hekimler de "üretim süreçlerinden aldıkları gücü" ortaya koyarak "iş bırakacaklar". Daha önce dedikleri gibi "G(ö)REV" yapacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet tarafından uygulanmakta olan "Sağlıkta Dönüşüm"den bir "değişim" yaratacak mı bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne kadar ayrı düşünsek de, farklı olsak da, "benzer tanıları koyduğumuz" hastalıkların çözümü için belki de "benzer çözümler önereceğimiz" yeni duruşları ortaya çıkarabiliriz diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15/03/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-880025371285610717?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/880025371285610717'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/880025371285610717'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/03/bir-14-mart-ve-bir-degismeyen-doktor.html' title='Bir &quot;14 Mart&quot; ve bir &quot;değişmeyen doktor&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM174eS2OI/AAAAAAAAA3E/VYsMlI7_Tfw/s72-c/cosoz01.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-4064482607648552197</id><published>2008-03-08T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-30T13:24:18.265-07:00</updated><title type='text'>"Beklenen Ulak" doğru mu söylüyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;İlgilenmek, okumak, öğrenmek, her zaman bilmeyi sağlamıyor: "Cüzzam kötülere ve kötülüklere karşı durmayanlara verilen bir ceza değil."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"BABAM VE OĞLUM"&lt;/span&gt; filmiyle adından çok söz ettiren Çağan Irmak'ın son filmi "Ulak"la ilgili gazete yazılarını okuduğumda yollardaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM0xeLhvqI/AAAAAAAAA28/Rz305Xa_w5s/s1600/ulak01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 165px; height: 237px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM0xeLhvqI/AAAAAAAAA28/Rz305Xa_w5s/s400/ulak01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499797594469154466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu ilgimi çekmesine neden olan asıl yazı, onun da "filmi en iyi anlatıyor" dediği Radikal'de yer alan "Hakan Dalmızrak"ın yazdığı "Meselemiz inanmaktır ey izleyici" başlıklı yazıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıda şöyle deniyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;" 'Ulak' bir kurtarıcı hikâyesinden çok, o kurtarıcıyı düşlemenin, ona inanmanın ve onu beklemenin hikâyesi. Hikâyeci kendi kurtarıcısını zaman zaman dini temellere dayandırıp zaman zaman fantastik boyutlarda anlatırken ve zaman zaman da akıl ve gerçeklikle kesişme noktaları aktarırken sürekli bir değişebilirlik halini vurguluyor. 'Ulak'ı tasvir ederken herkes kendi kahramanını anlatıyor bu yüzden. Herkes kendi kişisel hikâyesine yerleştiriyor onu. Herkes onun gelmesini ve hikâyenin sonunu farklı oluşturuyor hayalinde. Hikâyenin onu dinleyen kişi kadar sonu var ve film hikâyeyi dinleyenlerden birinin 'oluşturduğu' sonla bitiyor. Filmde bunu vurgulamak pahasına altyazılara bile başvuruluyor. Meselemiz inanmaktır ey izleyici, hayal etmektir, bir hikâyenin olmasıdır asıl hikâye!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen o sıralarda bir arkadaşımla internet üzerinde mesajlaşırken "Beklediğimiz 'ulak' olacaksın galiba" deyişi filmi izlemek için yeni ve büyük bir dürtü yarattı bende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolculuğun güzel yanlarından birisi de bu: "Özgürsün". Programındaki herhangi bir boşluğu o anda yapmaya karar verdiğin güzel bir şeyle doldurabiliyorsun. Ankara Mithatpaşa Sineması'nın bir küçük salonundaki "öğlen seansı"nda filmin ikinci haftası olmasına karşın 8 kişiydik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film gerçekten de etkili ve güzel başladı. Fantastik filmlerden pek hoşlanmam. Hele basında "Ulak"la ilgili tartışmalarda, "benzerlikler kurulan ve adından söz edilen" filmlerin hiç birisini görmemiştim. Ama "Ulak" filmi "yakaladı" beni. Soyutu anlatırken yeğlediği "masal anlatma" formu hoşuma gitmişti; kendimi filmde gördüklerimden yola çıkarak serbest çağrışımların düşsel girdabına bırakmıştım. Kah uçuyor, kah yüzüyordum. Filmdeki köy bana "Harran"ı anımsatmış, hemen uçarak bir anda kendimi orada bulmuştum. Çocuklar ne kadar da benziyordu oradaki çocuklara...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın içindeki yolculuk beni insanlık tarihinin o evresinden bu evresine, geçmişten geleceğe, gelecekten bu güne savurmuştu. Kocaman evrenin ve zamanın içinde dolanıp duruyordum; bir "ulak", bir "taşıyıcı" gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü güzel, "benzetmeler" yerindeydi ilkin. İyiler ve kötüler vardı. Bugünkülere benziyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her masalda olduğu gibi "iyiler"le "kötüler" savaşıyordu. Çocuklar vardı o masalı "masal" yapan, anlamaya çalışan, dinleyen, soran, merak eden ve kendince bir şeyler anlayan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi oyuncular vardı, "Çetin Tekindor" gibi, "Hümeyra" gibi, "Şerif Sezer" gibi, anlatıyı gerçek kılan. Sinemanın teknik olanakları olabildiği kadar iyi kullanılmıştı. Işık, kamera hepsi yerli yerindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta arkadaşımın söylediği sözden yola çıkarak kendimi "Ulak İbrahim"in yerine koymuş, "Yol'cunun Yolculuğu"nda taşıdığım yükleri, iletileri, mesajları, niyetlerimi, düşlerimi, planlarımı yeniden düşünmeye başlamıştım. Sonra kendi kendime sormaya başlamıştım; "Benim savaştığım kötüler kimdi, ne için savaşıyordum?" Benim bu yolculuğumla iletmeye çalıştığım "benim mesajım" neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmden ve yaşadığım gerçeklikten yola çıkarak bunları kafamın içinde birbirine bağlarken, birini ötekinin içine sarıp sarmalarken, filmin ilk yarısı tamamlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra "mesajı iletenlerin" mesajları, yazdıkları kitapları ve o kitapları yazmalarından ve çoğaltmalarından kaynaklanan sonları gündeme geldi. Kötüler bir kez daha iyileri yenmişti. Onları "katletmişler" yeni umutlar doğuracak toprağın bağrına" gömmüşlerdi. Ama onlar oradan da ses veriyordu. Çünkü tek "umudumuz" çocuklar henüz toprağın üzerinde ve yaşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İlahi adalet" o zaman ortaya çıktı; kötülerin cezasını vermek üzere. Üstelik yalnız kötülerin değil, kötülüklere ses çıkarmayanların, kötülere karşı koymayanların da cezasını verecekti."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya "ceza" neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte zurnanın "zırt" dediği yere gelinmiş, o güzel uykudan uyanılmış, düşlerim gerçeğin soğuk duvarına çarpılmıştı. Benim için de öyleydi. Birden uyandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Radikal'de Çiğdem Öztürk yazdığı " 'Ulak' kulağınıza küpe olsun" başlıklı yazının sonunda şöyle diyordu, Çağan Irmak'a atfen: "Irmak, 'Ulak' için belli bir kitabı ya da spesifik bir masalı ele almadığını söylüyor. Filmde en sevdiği yerin final bölümü olduğunu söylüyor: 'Çünkü orada kapının tam eşiğinde durup geriye bakan ve unutmamaya karar veren bir çocuk var. Hümeyra'nın, 'Unutun köyü, sakın arkanıza bakmayın,' demesine rağmen bir tanesi cesaret edip bakar arkasına. Terk ettikleri aslında köy değil, çürümüş bir sistem. Geride bir belgecinin kalışı benim için çok önemli." diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet gerçekten de en önemli bölüm filmin "final"iydi. Çağan Irmak bu masalın sonunda "kötülere ve kötülüklere karşı koymayanlara verdiği cezaya" yıllardır bu düşüncenin tersini topluma anlatmak için uğraştığım bir hastalığın adını veriyordu: "Cüzzam".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönüp bakılmaması, unutulması gereken durumu benzettiği hastalık "cüzzam"dı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıdık bir "metafor"la yüzyüze gelmiştim işte. "Cüzzamdan kaçar gibi kaçmayan ve cüzzam için 27 yıl çaba sarfeden ben yeniden 'cüzzam'la karşılaşmıştım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı "Ben-Hur"da olduğu gibi. Tıpkı "Rabia Hatun"da olduğu gibi. Tıpkı "Kelebek"te olduğu gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine birisi ortaya çıkıyor ve "Cüzzam eşittir kötülere verilen ceza" diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa "Cüzzam" öyle bir hastalık değil. Bir mikrobu var. Mikropla oluşuyor. Hastalar "kötü oldukları ya da kötülüklere 'eyvallah' ettikleri için" bu mikrop onları gelip bulmuyor. O mikrop 35-40 yıldır etkin, ucuz tedavi yöntemleriyle yok edilebiliyor. Bu ülkedeki "cüzzam"lı hastalar bu tedavileri uyguladılar. Ama "cüzzam" öldürmüyor. Onların bir bölümü bugün halen aramızda yaşıyorlar. Sayıları çok az değil. Sağlıklı çocukları, torunları var. Komşuları yakınları var çevrelerinde. Eskilerde kalan yanlış inançlar, ön yargılar, boş inançlardan daha yeni yeni onları eskisi kadar etkilemiyor. Ama yine de "kaygıları", bu "deişimi eskiye çevirecek birilerine duyduğu korkuları" var hâlâ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen tümünü ben yakından tanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar "kötü" insanlar değil. "Kötülüklere, yanlışlıklara göz yuman insanlar da değil".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum içinde böyle insanlar ne kadar varsa onlar arasında da aynı oranda var. Hz. İsa'nın "Maria Magdalena" için söylediği sözün benzerini yineleyeyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar için "kötü ya da kötülüklere göz yumuyor" diyecek olan insanların bu bakımdan "arınmış, ter temiz olması, elinde hiç kiri olmaması" gerekiyor. Eğer öyle birisi varsa onlar için bunu söyleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masal anlatırken, bir benzetme yaparken bile böyle olması gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Teşbihte hata olmaz" deniyor; bence olur, oluyor. Eğer "teşbih"i yapan "benzettiği ile benzeyen"i yeterli ve doğru bir şekilde bilmiyorsa oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkça söylediğim bir söz vardır: Bilgisizlikten korkmam. Eksik ya da yanlış bilgiyle "bildiğini iddia edenlerden" korkarım. Toplumda, çevremizde, yaşadığımız her yerde o kadar çoklar ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara bakarsak; o kadar çok şey biliyorlar ki. O bildiklerinden yola çıkarak topluma ve toplumun tutum ve davranışlarına etki eden o kadar çok söz söylüyorlar ki. Toplum onların söylediklerine inanıyor. Doğru kabul ediyor. Bundan sonra "gerçek doğru" değil, onların "yalan doğru"ları toplumun kabul ettiği doğrular haline geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani "biri bir kör kuyuya bir taş atıyor". Sonra "attıkları taşı, o kör kuyudan kırk akıllının çıkartması" gerekiyor. Kuyular böyle taşlarla dolu. "Ulak"ın yaptığı gibi. Tabii her zaman bulunmuyor o "kırk akıllı". Bir tane iki tane olsa neyse ama "kırk akıllı" bulmak çok zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele "insanların görmek, bilmek, duymak istemedikleri, 'yok saydıkları' " gerçeklerin doğrusunu bulmak için hepten zor o kırk akıllıyı bulmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama eğer Çağan Irmak dediği gibi, "yanlışa, kötüye, çürümüşe, bozuk olana" karşı dediği kadar duyarlıysa, o kör kuyuya "yanlışlıkla" attığı bu taşı çıkarma konusunda "sayıları kırka ulaşmasa" da mevcut olanlara "katılmak" zorundadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka çaresi yoktur. Bu "yanlışını" doğruya çevirmek artık onun en azından bu ülkedeki cüzzamlılara ve onları iyileştirmek için uğraşan 30 yıldır "dağ bayır gezen" insanlara karşı inkâr edemeyeceği bir borçtur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;08/03/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-4064482607648552197?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4064482607648552197'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4064482607648552197'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/03/beklenen-ulak-dogru-mu-soyluyor.html' title='&quot;Beklenen Ulak&quot; doğru mu söylüyor'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFM0xeLhvqI/AAAAAAAAA28/Rz305Xa_w5s/s72-c/ulak01.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-3429427355081095717</id><published>2008-03-02T13:15:00.000-08:00</published><updated>2008-03-02T13:34:08.327-08:00</updated><title type='text'>Bir ayı geçmiş, yazmamışım...</title><content type='html'>"Yol'cu"nun izini sürenlere, ondan haber bekleyenlere merhaba,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayda bir yazıyordum, bu kez "bir ayı" geçirmişim. Hemen hemen 40 gün olmuş.&lt;br /&gt;Ocağın son haftasında Akademi'de sürdürdüğümüz "sözlü tarih çalışması" kapsamında çok değerli bir insanla, Sayın Ecz. Yücel Ziylan'la bir "söyleşi" yaptım. &lt;br /&gt;Şubat başında ise "Yol'cu"yu Gümüşlük Akademisi'nde bırakıp otobüsle yola çıktım. İlk hafta içinde Ankara'daki bir etkinlik ve İmece Evi'ne bir "merhaba" molası vardı.&lt;br /&gt;Ardından da 16 gün boyunca "İstanbul" &lt;br /&gt;Hızlı ve "toplantılarla, buluşmalarla" dolu dolu geçti.&lt;br /&gt;Tam burada Sevgili Hrant'ı anmalı ve onu anımsatmalıyım. İstanbul'da olduğum günlere  denk geldi; onu katledenlerin duruşma günleri. Takipçisi olanların arasında yerimi alabildim. &lt;br /&gt;11 ve 25 Şubat'ta yine Barbaros Meydanı'nda toplandık ve "Hrant için, Adalet için" diyerek, talebimizi bir kez daha dile getirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada İstanbul'a yağan karda boğazda tur atıp fotoğraf çekme olanağı bile buldum.&lt;br /&gt;Güzeldi. &lt;br /&gt;Kısa olduğu için mi, uzun zamandır görmediğim ve yeni tanıdığım insanları gördüğüm için mi bilmem bu kez varması da, orada kalması da, ayrılması da bir "başka" oldu.&lt;br /&gt;Dönerken yine "İmece Evi"nde bir mola verdim.&lt;br /&gt;O "mola"da bir dolu program yaptık.&lt;br /&gt;Sonraya ve geleceğe dair.&lt;br /&gt;Yeni yeni oluşan, henüz "fiile çıkamasa da" çok daha kuvvetli bir "kuvve" haline gelen "bir başka yaşam"a dair konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış uykusunun "son günleri" tamamlanıyor.&lt;br /&gt;Önümüzdeki günler yine yoğun bir "program" beni bekliyor.&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun Yolculuğu sürecek; sizinle beraber işlere de yeniden "merhaba" diyeceğim.&lt;br /&gt;Beni unutmayın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi ve dostlukla&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-3429427355081095717?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/3429427355081095717/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=3429427355081095717' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/3429427355081095717'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/3429427355081095717'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/03/bir-ay-gemi-yazmamm.html' title='Bir ayı geçmiş, yazmamışım...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-6855272535218910178</id><published>2008-03-01T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-30T13:20:06.920-07:00</updated><title type='text'>Biraz bizi dinleseniz ve "anlamaya çalışsanız" nasıl olur?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Savaşırken, çatışırken hepimizin yaşamı parmaklarımızın arasından "kum taneleri" gibi akıp gidiyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ÇATIŞMAK&lt;/span&gt; savaşmak, yok etmek çok kolay. En küçük "çelişki"lerden bile bir "kavga" türetilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle dolu. Üstelik "pek çok kayıp ve mutsuzluk" pahasına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kez farklı bir yerden bakmayı denemek, olmayanı oldurmak gerçekten "mümkün değil" mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Başka bir yaşam mümkün" sözünü yaşamımızın, akışına kendimizi kaptırdığımız gündelik sorunların çözümü için de düşünmek o kadar zor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftaki "gezerken"e dair olmayan yazıma, kimi "ince" kimi "kalın" tepkiler aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O konuya bir "nokta" koyuyor ve bu haftaki yazımı "gezerken" gördüğüm "başka"larına, "öteki" diye tanımladıklarımıza bırakıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Vahşi yaşamdan bir ses"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMzxWrjpsI/AAAAAAAAA20/RUQLP0P_Vb8/s1600/hambocek.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 299px; height: 187px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMzxWrjpsI/AAAAAAAAA20/RUQLP0P_Vb8/s400/hambocek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499796492944385730" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlerin arasında sizlerin yaşamınızın içinde yaşıyorum. Acaba ben "vahşi" miyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz evcilleştiremediğiniz için bize "vahşi" diyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ben "öyle" olmadığımı düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü henüz bizi, "evcilleştiremeseniz" de sizlerle birlikteyim, sizin aranızda, içinizde yaşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim üzerime çok düşünüp çok şeyler yazdınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin sizin edebiyat tarihinizin en önemli eserlerinden birisi benim üzerime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazarlarınızın en büyüklerinden birisi olan Kafka'nın "Dönüşüm" romanındaki "Gregor Samsa" bir sabah uyanınca "sizden biri" olmaktan çıkıyor ve bana, bizden birine "dönüşüyor".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke gerçekten öyle olabilseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "roman" onu olduğu kadar beni de "ünlü" kıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası somut bir gerçeklikken bir "metafor"a dönüştürüldüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama hiç biriniz bana bir şey sormadı. Kimse benim bu konuda ne dediğimi anlamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben çaresiz boyun eğdim. Sizin çizdiğiniz "resmi" kabul ettim. Çünkü başka çarem yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne derseniz deyin, hem ortak yaşamımız, hem de bizim türümüzün yaşamı hep aynı biçimde sürdü; yüzyıllar, bin yıllar boyu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizden korktunuz. Kiminiz iğrendi. Bizleri yok etmek için elinizden geleni ardınıza koymadınız. Öldüremediğiniz, yok edemediğiniz zaman çeşitli yöntemlerle bizi kendinizden uzak tutmaya, yok saymaya çalıştınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok zehirler ürettiniz. Ürettiğiniz zehirler yalnız bizi değil, doğayı ve sizleri de zehirledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bizim "dayanıklılığımız" üzerine yine "bizleri" düşündünüz uzun uzun. Nasıl varlığımızı sürdürdüğümüzü anlamaya çalıştınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi düşündünüz. Beni, benim gibileri düşündünüz. Düşündüğünüzü başkalarının anlamasını istemeden hem de. Hem gündeminizdeydik, hem de gündeminizin dışında bırakılmak isteniyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bizi, bizden daha çok düşündünüz zaman zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önlemler icat ettiniz, yeni kurallar düzenlediniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra "her zaman varolma" özelliğimizden yola çıkarak, aslında kanıtlanmamış, ama gerçekte "doğru" olan bir bilgiyi, bir tür "dogma" gibi kabul ettiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer böyle giderse sizlerin de yok olmasına neden olacak olan koşullara, örneğin "nükleer radyasyon"a dayanabilecek tek "hareketli" canlı olduğumuza karar verdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet "nükleer radyasyon" da dahil pek çok fiziksel ve kimyasal etken, zor koşullar ve kirletilmiş çevre ne beni doğrudan etkiliyor, ne de genetik yapım üzerinde bir değişikliğe yol açabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtımdaki kara kabuk "radyasyonun" doğrudan etkisini, genetik materyalimdeki diziliş de değişerek, bir tür olarak benim ve bizim yok olmamızı engelliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu durum bizim varlığımızı "garanti" altına almıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben/biz "vahşi"yim/yiz ama organizmam(ız) ne yazık ki "doğal" olmayanlar nesnelerden beslenemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla eğer sizlerle birlikte varolduğumuz bu doğa ve bu doğal yaşam böyle bir yolla ve bir nedenle sonra ererse, ben de diğer tüm canlılar ve bazılarınız dışında "sizler" gibi "yaşamımı" sürdüremem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü başka koşul ve ortamda yaşama olanağına sahip değilim. Örneğin "suyun altında" ya da bir "fanusun içinde" yaşayamam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer beni yok etmek için yeğleyeceğiniz "savaş" bir afete dönüşecek olursa, böyle bir afetten ben de kurtulamayacağım. Belki yalnız çok iyi korunmuş bazı canlılar, aranızda bazılarının daha şimdiden sahip oldukları bazı olanaklarla yarattığınız "dünya"lar ve okyanusların diplerindeki doğa ve orada yaşayan canlılar kurtulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben tüm "çirkinliğime" ve insanlarda "nefret duygusu" uyandırmama karşın sizin de bir "ferdi olan doğanın" bir yansımasıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de ancak "doğa var oldukça" varlığımı sürdürebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareket edebilen canlılar arasındaki bir değerlendirme ile "nükleer radyasyona" maruz kalanlar içinde en son etkilenecek canlı olmamın bana sağladığı bir üstünlük yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü eğer öyle bir an gelir ve ilan ettiğiniz savaş, örneğin böyle bir savaşta kullanacağınız "nükleer silahlar ve radyasyon" tüm canlıları yok ederse ve geriye yalnız biz kalırsak, bu aslında bizim de sonumuz olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü o zaman yeryüzünde kalan tek canlı organizma olarak bizler, tıpkı şu anda insanların birbirlerine yaptıkları gibi "birbirimizi" yok edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "yaşama arzusu ve görevi" yani "varlığını sürdürme içgüdüsü" sonunda bizi birbirimizi yok etmeye kadar götürecek. Bu da bir tür "Pyrus zaferi" olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizler sizler gibi "gelişmiş" canlılar değiliz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada anlattığım senaryo bizlerin yok olmasına yönelik olgulardan yalnız birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sizler yeryüzündeki en gelişmiş hareket edebilen canlısınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere baktığımda benden çok daha gelişmiş canlılar olmanıza karşın, benim kadar dünyayı ve doğayı anlamıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizleri yok etmeye çalışırken aslında kendi yok oluşunuza doğru hızlı ve büyük adımlarla koşuyorsunuz. Bunu nasıl göremediğinizi anlayamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizleri de kendinizle ile birlikte "yok oluşa"a doğru sürüklüyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne siz ne de biz "başka bir yere" gidemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimizi size karşı korusak bile, yaptıklarınızın sonuçlarının bizleri de yok edeceğini çok net olarak biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlerle anlaşabilecek bir "ortak dil"e de sahip değiliz, ne yazık ki!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizleri "çok derin bir şekilde inceleseniz" de bu söylediklerimi anladığınızdan emin değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye bir tek "Kafka" gibi yazarlar kalıyor bizleri ve bu dünyayı anlatacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onlar da bizden çok daha fazla "sizi ve sizin yani insanın egemenliğine odaklaşıyor".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa evrimin farklı aşamalarını yansıtsak da aslında birer canlı olarak hepimiz eşitiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta biz ve bizim gibi sizin nezdinizde "öteki" olanların sayısı, bizim sayımız sizlerden çok daha fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası biz sizlerden çok daha farklı ve güç koşullarda da yaşayabiliyoruz. Bunu öğrendik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlerden farklı olan yanımız ve belki de tek eksiğimiz, kendimizi ifade edebilmemiz için size "mahkum" olmamız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu aslında belki de bizim değil, sizin bir eksikliğiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin bizler karanlıkta bile görebiliyoruz, duyabiliyoruz. On metre uzaklıkta yere düşen bir iğnenin çıkardığı sesi bile algılayabiliyoruz. Kendi benzerlerimiz, bizlerden çok uzaktayken bile birbirimizin varlığını hissedebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında sizlerden üstün olduğumuzu "biz" biliyor ama, bunu "size" anlatamıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke bir yolunu bulabilseydik de bu sorunu çözebilseydik, "ortak bir dile" kavuşabilseydik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman o korktuğunuz geleceğin, "ortak geleceğimiz" olduğunu size de anlatabilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba çok istesek ve gidip ona söylesek "Kafka" ya da benzeri yazarlar bu kez "Samsa" için değil de "bizim için" yeniden yazmaz mıydı böyle bir kitabı? Yani bizi size anlatacak bir yol bulunamaz mıydı? Kim bilir belki de bu güzel dünyayı "kurtarabilirdik".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı Samsa'yı insanların elinden ve insanlıklarından kurtardığımız gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersiniz? Sizce de "başka bir yaşam mümkün" mü? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01/03/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-6855272535218910178?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6855272535218910178'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6855272535218910178'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/03/biraz-bizi-dinleseniz-ve-anlamaya.html' title='Biraz bizi dinleseniz ve &quot;anlamaya çalışsanız&quot; nasıl olur?'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMzxWrjpsI/AAAAAAAAA20/RUQLP0P_Vb8/s72-c/hambocek.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2689861265806797376</id><published>2008-02-23T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-30T13:16:05.301-07:00</updated><title type='text'>Tartışmayı "doğru yerinden ve doğru biçimde" yapmak gerekir</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Korkularımızı ancak "bilgi"lenerek, "akıl" ile davranarak, bütünü "görerek" aşabiliriz.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SÜREKLİ&lt;/span&gt; okurlarımı uyarıyorum: "Bu haftaki yazım 'bir gezi yazısı' olmayacak".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi yine bir yerden söz edeceğim. Ama anlatmak istediğim "o yer" değil o yerde olanlar aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının "ana tema"sı "türban" olacak. Yaklaşık iki aydır neredeyse ülkenin tek gündemi haline gelen bu konudan sıkılanlar, bu yazımı okumayıp BİAMAG'ın diğer yazılarına geçebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkça söyleyeyim; bana yönelen kimi "sataşmalara" karşın, "türban"a dair bir düşüncem olsa da, üstelik benim düşündüğüm boyutu tam anlamıyla dile getirilmese de, bu konuda bir yazı yazmak yapmayı çok istediğim bir iş değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu tartışmaların bir çoğunda gündeme getirilen "İran olma korkusu"nun bir tür "şehir efsanesi"ne dönüştüğünü gözlemliyorum. Oraya dair birinci elden tanıklıklar yerine "hep aktarmalar" örnek veriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMyglj7yOI/AAAAAAAAA2k/n0gKcOmec0g/s1600/iran02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 269px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMyglj7yOI/AAAAAAAAA2k/n0gKcOmec0g/s400/iran02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499795105369540834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ben geçen yıl "birinci elden" orayı gördüm ve yaşadım. Söylenenlerin de gerçekten bir tür "şehir efsanesi" olduğunu kendim anladım. Üstelik de tek başıma değildim. Sevgili Şanar Yurdatapan ve birlikte oraya gittiğimiz benim dışımdaki 6 arkadaşım da benim gördüklerimi gördü, anladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMygVrCZJI/AAAAAAAAA2c/Y7jzuznMkNU/s1600/iran03.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 378px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMygVrCZJI/AAAAAAAAA2c/Y7jzuznMkNU/s400/iran03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499795101104366738" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım İran'ı ve uygulamalarını savunmak değil. Ama savlananlardaki "yanlışları" ortaya koymak, "doğruları" ifade etmenin de bir görev olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim orada olduğumuz günlerin hemen sonrasında "iç politikadaki bir takım öncelikler ve yöneticilerin bazı duyarlılıkları" nedeniyle kadınların "tesettür"e biraz daha uymaları, kimi kere "zor" uygulanarak sağlandığını öğrendik. Gazeteci yazar Cihan Aktaş orada olanları benim ona yazarak sorduğum bir soruya da atıf yaparak yanıtladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada çektiğimiz çok sayıda fotoğraftan, bu sayfaya aktardıklarımda da görüleceği üzere o günlerde "Tahran"da sokaktaki yaşam, giyim kuşam açısından bir "sıkı düzen" durumunu yansıtmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi bir örnek giymeyen, başlarını bir örnek örtmeyen kadınlar, kocaları ya da sevgilileri olan erkekler el ele Tahran'ın her zaman yeşil parklarında, geniş caddelerinde, alışveriş yerlerinde serbestçe dolaşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası Tahran'da toplam sayısı bizdekinin onda birinden daha az olduğu söylenen camilerden günde beş vakit sonuna kadar açılmış mikrofonlardan "ezan" sesi duyulmuyordu. Sorduğumuzda bir televizyon ve radyo kanalından zamanı geldiğinde ezanın okunduğunu öğrenip çok şaşırıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine "İranlı müslümanlar" namazları "toplu gösteriye" dönüştürmüyorlar, hatta müslümanlar için geçerli olan islamın bu farzını günde "beş kez değil üç kez" yerine getiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Meryem Ana Meydanı" denilen ve çok güzel düzenlenmiş bir meydandan bulunan "katolik kilisesi"nin de kapısı açıktı ve içinde kendi dini giysileri ile "rahipler" özgürce görevlerini yapıyorlardı. İran'daki "Hristiyan nüfus" nüfus ibadetini korkmadan, çekinmeden, kiliselerin, yani tanrının evinin kapısını kapatmadan yapabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın nüfusu İran'da oransal olarak erkeklerden çok daha fazla. Kadınlar gündelik yaşamın tam içinde, ortasındalar. Öyle evlerine kapanmış değiller. Herkesin alışveriş yapabildiği dükkanlarda çok sayıda kadının çalıştığını gözlerimle gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptıkları işlerde etkin ve belirleyici olduklarınu da temas ettiğim yerlerde gözlemledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbestçe düşüncelerini söylüyorlar, ekonomik kültürel yaşamın içinde aktif olarak yer alıyorlardı. Dahası ziyaret ettiğim bir "öğrenci haber ajansı"nın politik olayların haberleştirildiği haber merkezinde çalışan yaklaşık 20 öğrenciden yalnız 3'ü erkek, geri kalanı genç kızlar kadınlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik erkeklerin "emri altında ve zorla" çalışmıyorlardı. Üstlerindeki siyah çarşaflarına rağmen açık yüzlerinde de "modern makyajları" yerindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İran'da benim gördüğüm bunlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de en son söylemem gereken düşüncemi en başta ifade edeyim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din ve vicdan özgürlüğü inanan insanlar için "dininin kural ve gereklerini yerine getirmesini" gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Din özgürlüğü tıpkı düşünce özgürlüğü gibidir; nasıl düşünce özgürlüğünün olabilmesi onu "ifade etmekle" var olursa, din özgürlüğü de onun gereği olan ibadetleri yerine getirerek ve onun koyduğu kurallara uyarak var edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İdari ve politik bir kararla "kadınlara zorla çarşaf giydirilmesi" insanların "kılık kıyafetine" bir erk odağının müdahalesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yanlış anlamayın bu yalnız İran için söz konusu değildir; aynı müdahale bizim ülkemizde de yıllarca yapılmış ve halen yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bu müdahalenin "anayasa"ya yazılması, bu amaçla özel yasalar çıkarılması "demokrasinin düzeyi"ni gösteren bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiden, insan haklarından yana olanlar "müdahale"nin kendisine karşı mücadele etmelidir. O müdahalenin içerdiği uygulamaya değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla "türban serbest bırakılırsa şeriat gelir, İran oluruz" sözü içerdiği "korku" dışında bir anlam taşımıyor bana göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de türban üzerine düşündüklerimi yazayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle "türbanın" kendisini değil de onda ifadesini bulan düşünceleri tartışmak gerekiyor. Şu ana kadar yapılan tartışmalarda konunun özü ortaya konulmuyor, daha çok "biçim" ya da "görünen yüz"ü üzerinde tartışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında söz konusu olan devleti elinde tutanların tüm ülkede, siyaseti elinde tutanların onları destekleyen kitlelerde, aile reisliğini elinde tutan erkeklerin evlerinde hüküm sürdükleri "bir egemenlik, erk ve iktidar" sorunudur. Dahası bu "iktidar çatışması" tüm taraflarca "karşıtlarına" yönelik olarak değil de "kadın" üzerinden ve "kadını araçsallaştırarak" yapılmaktadır. Diğer yandan "türban" bir tür giysi, örtü olmanın ötesinde "simgeleştirilmekte" ve aslında onun kendisinde olmayan bazı özellikler ona vehmedilerek bir "politika aracı" haline getirilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların böyle yaşanmasından tarafların çok "açık ve somut çıkarları" var. Tartışmaya iki tarafı da "bu çıkar çatışması"nı açıkça ve doğrudan doğruya yapmak ve asıl yapmaları gereken "toplum olmanın gereklerini yerine getirmek" yerine, ringin kenarında birbirlerine söz atarak, toplumu oyalamayı yeğliyorlar; çünkü varoluşları ve iktidarlarını sürdürmek ancak bu şekilde mümkün olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence hangi tarafta yer alırlarsa alsınlar bu tartışmaya bu noktada katılan herkes onların "değirmenine su taşıyor".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMyg8OuO0I/AAAAAAAAA2s/fAbQyo-iIkc/s1600/iran01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 360px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMyg8OuO0I/AAAAAAAAA2s/fAbQyo-iIkc/s400/iran01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499795111454587714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta şunlar ortaya çıkıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki taraf da aslında "özgürlüğü ve demokrasi"yi istemiyor; dahası bundan korkuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki taraf da, kendinden yana olanlar dahil "topluma ve onu oluşturan bireylere güvenmiyor" ve onları daima bir 'sürü' ve "iktidarını var eden bir yığın" yerine koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki taraf da "kaçamak oynuyor" ve asıl amacı "türban" değil, şu anda sahip olduğu "iktidar"ı ellerinde tutmayı hedefliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki taraf da hakları ve toplum içindeki varlığı itibariyle "kadın"ı bu toplumun unsurlarından biri olarak görmek bir yana "iktidar"ının en kolay somutlaştığı "egemenlik alanı" olarak görüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini iki taraftan birisine ait gören aslında "kadın" olduklarını unutan kadınlar da bu süreçte onların birer "askeri" haline gelerek oynadıkları rolle aslında kendi cinslerine ihanet ediyorlar, dolayısıyla içinde yer aldıkları topluma ve onun geleceğine duyarsız, yalnız "iktidar"ı iktidar olarak bırakma göreviyle yükümlü "militan" olmayı yeğliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sorun "kişisel hak ve özgürlüklerin tüm boyutlarıyla varolması"dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sorun "demokrasinin tüm unsurlarıyla yerleşmesi"dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sorun "kadının bir cins olarak bu toplumun en temel unsurlarından birisi olduğunun kabul edilmesi, kadının toplumsal ve özel yaşamda 'kendinde bir birey' haline gelmesi"dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa sorun "bir çıkar için çatışmak yerine toplum olarak kimsenin kendisinden bir şey vermek zorunda olmadan birleşebildikleri noktalarda sağlanacak bir 'uzlaşma ve barış ortamı'nın sağlanması"dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak hangi taraftan olurlarsa olsunlar egemenlerin ve iktidar sahibi olmak isteyenlerin en büyük korkuları da bu noktalardadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMyfeGePjI/AAAAAAAAA2U/bNy0L7riaic/s1600/iran04.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMyfeGePjI/AAAAAAAAA2U/bNy0L7riaic/s400/iran04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5499795086187052594" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu sorunlar ifade edilip çözümlendiğinde ortada "egemenlik ve iktidar" da kalmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türbana bakınca ve türban tartışmasında tarafların sav ve savunmalarını duyunca benim aklıma bunlar geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz: "Türkiye zaten İran'dır." Üstelik de gelecekte değil şimdi öyledir. Takacaksın diyenle takmayacaksın diyen de aslında aynı taraftandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında ikisine karşı verilecek mücadele gerçek anlamda özgürlüğü, demokrasiyi, uzlaşmayı ve barışı sağlayacak ve kadın da toplumun "asli bir unsuru ve aktörü" haline gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için ben temel görevin "kadın"larda olduğunu ve kadınların bu sorunlarının çözebileceğini savunuyorum: Erkek, "erk"i sonradan "ek"lenerek "erkek" olan bir cinstir. Asıl erk sahibi olan "kadın"dır. İnsanlık tarihi bunu göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyadaki "doğru bir şekilde kurulmuş insan ilişkileri ve bunun gündelik yaşama yansıyan boyutları" ancak kadının bu "erk"ini fark etmesi ve "gerçek gücünü ortaya koymasıyla" mümkün olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun için "Türban tartışmasına" kendilerine dayatılan rollerle katılmayan kadınlarla, türban taktıkları halde yapılanları içine sindiremediklerini imzalarıyla açıklayan kadınların yaptıkları en doğrusudur, desteklenmesi ve ardında durulması gerekenler de onlardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;23/02/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-2689861265806797376?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2689861265806797376'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2689861265806797376'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/02/tartsmay-dogru-yerinden-ve-dogru.html' title='Tartışmayı &quot;doğru yerinden ve doğru biçimde&quot; yapmak gerekir'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TFMyglj7yOI/AAAAAAAAA2k/n0gKcOmec0g/s72-c/iran02.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-8760921258492817430</id><published>2008-02-16T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-30T13:09:11.041-07:00</updated><title type='text'>"Yaşamak çok güzel"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Doğada, canlılar ve insanlar arasındayken her an iyiliği, güzelliği, doğruluğu "aramak ve bulmak" insana yaşadığını hissettiriyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SON &lt;/span&gt;günlerde sık sık kullanıyorum başlıktaki bu sözcüğü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle içimden, ama bazen de yüksek sesle söylüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yanımda yöremde birileri varsa, onlara da duyurmaya, duygularımı onlara da "bulaştırmaya" çalışıyorum.Aynı şeyleri onların da hissetmesini istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yaşamak çok güzel" çünkü... Yaşadığını hissetmek çok güzel!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğa çok güzel, doğayı fark etmek onun canlılığını görebilmek, duyabilmek çok güzel bir kere...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"yla gezerken doğanın tahrip edildiğini, giderek değiştiğini, bazı özelliklerinin yok olduğunu görüyorum. Deniz kıyılarında bile "kara iklimi"nin hüküm sürdüğünü gündüzle gece arasındaki sıcaklık farkından anlayabiliyom. Uzmanlar buna "küresel ısınma" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve benzeri belirtileri her an fark edip bu "kötü gidişi" anlıyor ve bundan dolayı insan soyunun geleceğini düşünerek bir "çaresizlik" duygusu içimi dolduruyor. Ama "doğanın direndiğini", "kendini yenilediğini" de fark ediyorum ve "yaşamak çok güzel" sözünü daha bir kuvvetlice söylüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden zamanını şaşıran bir tomurcuğun dalın kenarından "pırt"laması bazen bunun nedeni oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kış uykusundan biraz erken uyanmış bir böceğin "ben buradayım, hâlâ yaşıyorum" der gibi ağacın kökünden dallarına doğru yavaş adımlarla yürümesi, bir arının yeni açmış bir çiçeğe konması, çok güzel olmasa da bir kelebeğin sıcağı hisseder hissetmez uçması bunun nedeni oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşin en tepeye çıktığı anda denizin üstünü gümüş bir tabakayla kaplayarak onun üzerine kol kanat gerdiğini izlemek, tıpkı 20-30 yıl önceki görüntüyü bir kez daha ve aynen o zamanki gibi görmek bunun nedeni oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aniden ortaya çıkan bir "alaca rüzgarın" gam kasavet dolu, ağırlaşmış havayı önüne katıp süpürmesini izlemek bunun nedeni oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O rüzgârın ardından, inen akşamla birlikte pırıl pırıl bir gökyüzünün ortaya çıkması, o gökyüzünde milyonlarca, milyarlarca aslında her biri "bir başka dünya" olan ama bize yıldız olarak görünen o koca evrene bakabilmek ve tüm bunların tanığı olurken iliklerinin titrediğini duyabilmek bunun nedeni oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden tüm soluğumla "yaşamak çok güzel" diye bağırıyorum sürekli, bazen sesli bazen sessiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları "deli mi bu adam" diye dönüp bana baksa da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar, onların yaşadıklarını hissetmek de "çok güzel"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin kötü yanı var... Çünkü her biri, bir "insan"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan oldukları için de herkesin en az kötü yanları kadar, "iyi, doğru ve güzel" yanları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları görmek, keşfetmek, bulmak, hissetmek, anlamak çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni seven, senin de sevdiğin bir dostunun yanından, ardında bir hesap, bir kırıklık, bir üzüntü bırakmadan, yeniden buluşacağına olan inancınla "gülümseyerek vedalaşabilmek" çok güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllardır görmediğin bir dostuna, bir arkadaşına rastladığında ona "sımsıkı sarılarak" yeniden buluştuğunu, onu sevdiğini hissetmek ve bunu ona hissettirmek, sanki dün bırakmışsınız gibi son bıraktığınız konuya, tam da bıraktığınız yerden yeniden başlayabilmek ve bir kez daha aynı şeyleri hissedebilmek, birlikte yeniden bir şeyler yapmaya başlamak çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni tanıdığın bir çocuğun, meraklı, sevgi, iyilik ve coşku dolu ilgisini çekebilmek, yere diz çöküp gözlerini onun gözü hizasına getirerek, dünyayı, evreni, yaşamı onun baktığı yerden ve onun gördüğü gibi görebilmek, sonra onunla düşler, oyunlar kurabilmek, onun aklına gelen bin bir soruyu bazen doğru, bazen yalan, bazen gerçek boyutlarıyla yanıtlamak, iki büyük insan, ya da iki küçük çocuk gibi onunla konuşabilmek, onun önündeki uzun geleceğin hayallerini onunla kurabilmek çok güzel... Yapabileceği pek çok şey varken sırasında bir sigara parası için bir sabun parçasından bir sanat eseri çıkarmayı yeğleyen ve böylelikle kendini pençesinin içine alıp öğütmek isteyen egemenlere karşı "varlığını koruyarak yaşamayı seçen", üstelik bunu yaptığından pişman olmayan, kendisi ve çevresiyle barışık bir insanı daha yakından tanımak, onun hissettiklerini anlayabilmek ve onun kendisini ifade edeceği yeni yolları birlikte keşfedip, onun için harekete geçmek, gücünün yettiği kadarıyla gereksindiği desteği sunmak onun bu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;koşullar altında bile varoluşuna katkıda bulunmak çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de geleceğin bir büyük bilim ve araştırmacısı olacak olan gepegenç ve içi umut dolu, sürekli bir şeyler bulmak için çaba gösteren bir insanla hiç ummadığın bir yerlerde, bir anda yolunun kesişmesi, onunla sanat üzerine, felsefe üzerine, politika üzerine, ama illa da insan üzerine konuşabilmek, ondan bir dolu bilmediğin şeyi öğrenmek çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düş kırıklıklarını yaşayan umudunu tüketmiş, varlığının yaşamının kıyısına gelmiş bir insanı, bir söz, bir bakış, bir el uzatmayla durduğu yerden çekip çıkarabilmek, ona daha önce görmediği fark ettiremediği bir başka boyutu göstermek ve yaşama yeniden sarıldığını izlemek çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sanatsal üretim, bir düş ya da aslında "mümkün olduğunu" herkesin söylediği ama kimsenin bir ilk adımını atmadığı "başka bir yaşamı" gerçekleştirebilmek için inançla, çabayla, adeta taşı sıkıp suyunu çıkartarak biteviye ama mutluluk içinde çalışan bir insanla birlikte aynı doğrultuda emek dökmek, terlemek, yorulmak, yüz kez denediği ama başaramadığı bir buluş için deneyini yüz birinci kez yeniden baştan alırken onun inancını desteklemek, kendine güvenini sağlamak, başka açılardan bakması için katkıda bulunmak, sonunda başaracağı duygu ve inancını ona geri kazandırmak çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bindiğin belediye otobüsünde yaşı senin yaşına yakın güzel bir insanın, bu dünyanın güzelliklerinin farkına varan bir başka insana dönüp, "acı bir yemeğin onu birlikte yediğin insanın sohbetiyle nasıl tatlandığını" anlatması, onlara kulak misafiri olurken yalnız, tek olmadığını ve insan ilişkilerinin dünyadaki her şeyi çok güzel kılacağı inancının bir çok insanda olduğunu duyumsamak çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunları yaparken, altı aydır ağrısı geçmeyen boynundan yakınmamak, giderek daha zor yaptığın hareketlere rağmen yaşamın böyle de sürebileceğine inanmak, yüz çizgilerinin değişirken, saçlarının her gün daha fazla rengini yitirirken, belleğinin yakın geçmişini unuturken, eskiden yaşadıklarını daha çok ve ayrıntılı anımsadığını, dolayısıyla bedeninin bir çok hücresinin her an öldüğünü hissetmek, yani bir dönüşüme "adım adım" yaklaştığını fark etmek; ama bunun "doğallığını, olağanlığını" kabul ederek, böyle olmasının yaşamı "çirkin, kötü ve yanlış" kılmadığını düşünmek çok güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin dışında varolan "çirkinlik, yanlışlık ve kötülüğe" karşı mücadele eden başka insanlarda da "aynı güzelliğin, doğruluğun, iyiliğin sürdüğünü" görerek başka paydaşlar, ortaklar, yoldaşlar bulmak, onlarla birlikte yürümek, üretmek, çalışmak, yaratmak çok güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam işte bunlarla güzel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize rağmen, bize karşın, bizim dışımızda yani bize bağlı olmadan da yaşam "kendinde" güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapabileceğimiz tek şey onu "doğru yaşayabilmek"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başaramasak da en azından denemek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun yolculuğu bu yüzden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16/02/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-8760921258492817430?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8760921258492817430'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8760921258492817430'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/02/yasamak-cok-guzel.html' title='&quot;Yaşamak çok güzel&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2210770020244713658</id><published>2008-02-09T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-25T12:51:24.567-07:00</updated><title type='text'>Gelecekten vazgeçip bugünü kurtaranlar, dünü de yok ediyor...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Romalılar döneminden bugüne kadar gelen "Paşa ılıcası" ve çevresindeki antik kent; "kâr hırsı ve ekonomik gelişme" uğruna sular altında kalıyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ESKİ&lt;/span&gt; Yunanda "ölümün yasaklandığı ve vasiyetnamelerin açılmadığı yer" olarak bilinen Bergama Asklepion'una 18 kilometre uzaklıkta Romalılar döneminden günümüze kadar aktif biçimde varlığını sürdüren bir "ılıca" yani "suyla tedavi" uygulanan bir yer var. Adından sıkça söz ediliyor. Şu günlerde yeniden oldukça "popüler" oldu. Büyük medya da yazıp çiziyor, ondan söz ediyor. Adı "Allianoi" bu yerin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyVdzmsXRI/AAAAAAAAA18/GnXgKZZ15bA/s1600/allianoi2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 286px; height: 153px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyVdzmsXRI/AAAAAAAAA18/GnXgKZZ15bA/s400/allianoi2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497933584413777170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 yılı aşkın süredir yapılan çalışmalar sonucu gün ışığına çıkan İÖ 2. yüzyılda kurulmuş olan "bu antik kent" henüz herkesin bildiği, geçmişi anladığı ve öğrendiği bir ören yeri olamadan, bu kez toprak altına değil ama sular altına gömülecek. Çünkü yapımı tamamlanan "Yortanlı" sulama barajı için su tutulmaya başlandığında sular onun da üstünü örtecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna itiraz eden çeşitli gruplar var. Uzunca süredir, "Allianoi sular altında kalmasın" diyorlar. Taa Avrupa Parlamentosu'ndan bazı milletvekilleri de benzer şeyleri söylüyor ve "hükümetin dikkatini çekiyorlar" ve başbakana mektup göndererek "rica"da bulunuyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de daha önce görmediğim "Allianoi"yi ve "Paşa Ilıcası"nı görmeye gittim. Hem de buraya "sadakat duygusunu ifade etmek isteyen" bir grup insanla birlikte. Ama doğrusu talepleri düşünce biraz şaşırdım ve umudumu yitirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allianoi'nin çok büyük ve gelişmiş bir antik kent olduğu yapılan kazılar sonucu yer üstüne çıkarılanlardan belli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paşa Ilıcası ise 1998'de işletmeye kapatılmış ama yarın açılsa kapandığı günkü gibi hizmet vermeyi sürdürebilecek durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kent aslında bir "sağlık kenti"ymiş. Başka bir deyişle en gelişmişlerinden birisinin çok değil 18 km. uzakta Bergama'da olduğu "Asklepion"lardan birisiymiş aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlerle benim de "yeni öğrendiğim buranın hikayesini" paylaşayım önce. Emekli de olsam bir hekim olarak ilgimi ve dikkatimi çekti. Belki de yine bir hekim olarak bunları sizlere benim anlatmam gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyVeVNQioI/AAAAAAAAA2E/060omlRrGvU/s1600/allianoi1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 305px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyVeVNQioI/AAAAAAAAA2E/060omlRrGvU/s400/allianoi1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497933593433901698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılanlı asası ile bilinen "Sağlık Tanrısı Asklepios", Yunan söylencelerinde Apollon'un oğlu olarak biliniyor. Annesi Teselya kralının kızı Koronis. Tanrılara yakışır bir güzeldir Koronis; Apollon onunla sevişir ve onu gebe bırakır. Tanrının çocuğunu karnında taşıyan Koronis, Arkadya'dan gelen bir yabancıyla da birlikte olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apollon'un "kutsal kuşu" bunu kendisine söyleyince Koronis korkunç bir cezaya çarptırılır. Bir odun yığının üstünde diri diri yanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koronis Apollon'un kararıyla Alevler içinde can vermek üzereyken Apollon, kendi çocuğunun da yok olmasına katlanamaz ve onu annesinin karnından çıkarır ve büyümesi için "At Adam Kheiron"a verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kheiron Kronos'un oğlu ve tıbbın kurucularından birisidir. Sağlığın kaynağı doğada olduğu için Kheiron'un açık havada, güneşin altında yani doğanın içinde yaşamaktadır ve onun her türlü sırrına sahiptir. Şifalı sulardan ve otlardan sağlık için yararlanma yollarını çok iyi bilmektedir. Cesur ve bilge bir insandır aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Asklepios" adı verilen Apollon'un oğluna da bildiklerini yani hekimlik sanatını öğretir, onu usta bir hekim olarak yetiştirir, hekimliğin ve cerrahlığın bütün bilgilerine sahip kılar onu. Asklepios ustasından öğrendiklerinin üzerine başka bilgileri de ekler ve daha da öteye gider, ölüleri bile diriltmeye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyVfPDjlnI/AAAAAAAAA2M/DQXuLYWgqRg/s1600/allianoi3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyVfPDjlnI/AAAAAAAAA2M/DQXuLYWgqRg/s400/allianoi3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497933608962463346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sır efsanede şöyle açıklanır: Tanrıça Athena, Gorgo canavarı öldüğü zaman bedeninden akan kanı toplamış ve Asklepios'a vermiştir. Gorgo'nun sağ tarafındaki damarlarda zehirli, sol tarafındaki damarlarda ise şifalı kan dolaşmaktadır. Asklepios bu şifalı kanla ölüleri diriltmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ise dünyanın doğal düzenine aykırıdır. Yeryüzünün ve göklerin hakimi Zeus buna sessiz kalamaz. Düzeni bozan ve bir "tanrı" düzeyine varan bu "hekim"in aşırı gücünden kuşku duymaya başlar. Onu cezalandırmaya karar verir ve üstüne bir yıldırım salarak, yakıp yok eder. Apollon da ölümün elinden aldığı oğlunun öcünü almak için Zeus'a yıldırımı bağışlayan Kyklop'ları öldürür ve oğlu Asklepios'u gök yüzünde burçların arasına yerleştirir. O artık gerçek bir tanrıdır. "Asklepion"lar da onun sunak yerleridir artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asklepios'tan sonra hekimlik sanatını kızı Hygieia (Yunanca sağlık anlamına gelir) ve oğlu Asklepiades de öğrenirler ve sürdürürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asklepios adına yaptırılan tapınakların bulunduğu yerlerde kurulan sağlık yurtlarının en ünlüleri Peloponnes'teki Epidavros (Epidauros), Hippokrates'in görev yaptığı, Gökova Körfezi'nin ağzındaki Kos Adası (İstanköy) ve Bergama'dadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asklepios'un sembolleri arasında; yılan, tas, asa, köpek ve horoz görülür. Asklepios heykellerinde sakallı elinde yılan sarısı asa, büyük ve sade harmaniye, ayağında büyük sandallar ile görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu merkezin kuruluşundan çok değil iki yüz yıl sonra kurulan Allianoi de o günün önemli sağlık merkezlerinden birisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben orayı görmeye gittiğim zaman küçük bir oyunla Allianoi ve ona yapılanları anlatan "İzmir Çiğli Tiyatro Evi Kültür Merkezi" oyuncularının da gösterdiği gibi buraya ölmek üzere olan insanlar gelmekte ve burada tedavi olarak yaşama geri dönmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu öğrenince Allianoi'ye yapılanın benzerinin en azından son beş yılda hızla tüm sağlık alanına yapıldığını anımsadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sağlık merkezini yok edenler, bugün ülkenin sağlığını da "piyasa ekonomisi"ne terk ederek aynı şeyi yapıyorlardı. Yani dünün ve bugünün sağlık merkezleri, hatta toplumun sağlığı tıpkı o oyunda gösterildiği gibi birilerinin çıkarları için yok ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bir benzerlik daha var oraya olanlarla sağlık alanında yaşadıklarımız arasında; yapılan yıkıma karşı çıkış biçimleri her iki alanda da hemen hemen aynı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allianoi'ye sahip çıkan insanların çoğu bu sağlık merkezinin "toprağın altından çıkarılarak korunmasını" istiyorlardı. Ama "sulama barajının gereksizliğini" yeterince dillendirmiyorlardı. Başka bir deyişle "baraja karşı çıkmadan" antik kentin korunamayacağının farkında değillerdi sanki. Diğer yandan aynı "koruyucular" artık kazılmaktan vazgeçilmiş bu ören yerinde serbestçe dolaşarak verdikleri tahribatın da farkında değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut iktidarın "sağlık alanında yaptığı ve sağlık hakkını ihlâl eden yıkıma" itiraz edenlerin çoğu da "bunu yaratan sisteme" ve "bu sistemin insana yönelik saldırısına" pek de ses çıkarmıyorlar. Oysa bugün tarım için sulama barajıyla su tutmanın tarımı geliştirip geliştirmeyeceğini öncelikle tartışmak gerekiyor bence. Yoksa barajın varlığını "verili durum" kabul edip; "ama burada olmasın, başka yerde olsun" demek oradaki iki bin yıllık kültürü kurtarmaya yetmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomi bunu "reddediyor" ve antik kenti "sular altında" bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tutum bir başka "çifte standardı" da yansıtıyor. Allianoi ya da Hasankeyf'e "sadık olanlar" buralardaki "geçmiş kültürün korunması" için ellerinden geleni yapıyorlar ama, onların bugüne kadar ulaşanları da içinde olmak üzere pek çok farklı "kültür ve değerin, hatta yaşamsal gerçekliğin" ortadan kaldırılmasına ise ses çıkarmıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o zaman "çıkarı ve kârı için yıkmaya programlanmış" bu egemen sistem gelecekten vazgeçip, bugünü kurtarmayı yeğliyor ve bunun için dünü yok etmekten çekinmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bu yüzden Allianoi'yi ve Hasankeyf'i kurtarmak "barajlara itiraz ve muhalefet etmekten" geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa onu biraz ileriye, biraz geriye çekerek mevcut değerler korumuş olmuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok başka örnekte olduğu gibi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;09/02/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-2210770020244713658?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2210770020244713658'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2210770020244713658'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/02/gelecekten-vazgecip-bugunu-kurtaranlar.html' title='Gelecekten vazgeçip bugünü kurtaranlar, dünü de yok ediyor...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyVdzmsXRI/AAAAAAAAA18/GnXgKZZ15bA/s72-c/allianoi2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5408155950390028268</id><published>2008-02-02T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-25T12:45:54.184-07:00</updated><title type='text'>"Gezerken'in encamı: Bir yıllık rapor"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bence herkes gerek günlük gerekse daha uzun dönemler için mutlaka bir "öz değerlendirme" yapmalı; bunun "insan" olarak üstlendiğimiz sorumluluğu sorgulamanın da bir gereği olduğunu düşünüyorum...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ÖNCEKİ&lt;/span&gt; yıllarda yani aktif olarak çalıştığım dönemde yıl bitince, bunları gerçekleştirdiğimiz yapıların yani "hastane, merkez, dernek ve vakfın" ortak bir "çalışma raporu"nu hazırlar, ilgili kurumlara da yollardık. Bu raporların her yıl ki içeriğinin büyük bölümünü, yaklaşık 1992'den beri ben üstlenirdim. Böylelikle neler yaptığımızı bütüncül bir şekilde görür ve değerlendirme olanağı bulurduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yapmanın bireysel anlamda kendi çalışmalarımı irdelemek açısından da anlamlı, önemli ve yararlı olduğunu düşünürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyTIprHpKI/AAAAAAAAA1c/v550XvRtRMA/s1600/rapor2007.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 267px; height: 376px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyTIprHpKI/AAAAAAAAA1c/v550XvRtRMA/s400/rapor2007.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497931021947479202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekliliğimin ilk yılında artık bir "resmi çalışma"m yoktu. "Gezerken"i düzenli izleyenler biliyor, elimden geldiğince gücüm yettiğinde boş durmuyor ve sürekli olarak bir şeylerle uğraşıyor ve ya bir takım işlere katılıyor, ya da kendi istediklerimi, bazen tek başıma, çoğunda da başka insanlarla gerçekleştirmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan 2007 yılı benim yeryüzünde bir insan olarak varlığımın da 50. yılıydı. Bu yıl içinde yaptıklarımı "rapor" tarzında ortaya koyarak kendimi değerlendirmenin yerinde olacağını da düşündüm ve bunu yaptım; sonunda bir rapor ortaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sonrasında da sürdürebilirsem, bu raporların sonraki yıllarda kendime ve yaptıklarıma bakmamı, dolayısıyla daha bütüncül değerlendirmemi de sağlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu raporu yazarken "iki işe" daha yarayacağı aklıma geldi. Birincisi benim "neler yaptığımı merak edenler"e bir toplu yanıt vermiş olacaktım, ikincisi ise "bir örnek oluşturmuş" olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de herkes gerek günlük gerekse daha uzun dönemler için bir "öz değerlendirme"yi mutlaka yapmalı bence. Bu "insan" olarak üstlendiğimiz sorumluluğu sorgulamanın da bir gereği de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptıklarına bakmak, onları rapora dökmek için mutlaka kurum olunması gerekmiyor; bunlar ayrıca bir belge ve tarih için veri de oluşturacak, dolayısıyla "sözlü kültürden yazılı kültüre geçmemizi" de sağlayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporu yazmak kolay olmadı kuşkusuz. Ağırlıkla ajandamdaki kayıtlardan ve katıldığım çeşitli etkinlikler için tuttuğum notlardan yararlandım. Bazılarında yalnız tarih, yer ve konu başlığı vardı. O durumlarda da belleğim olabildiği kadarıyla yardımcı oldu. Dolayısıyla unuttuğum etkinlikler, çalışmalar konular olması doğal. Ama her şeyi tümüyle yansıtmak da kuşkusuz bir rapor çerçevesinde ne olası, ne de doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raporu bazı arkadaşlarıma dostlarıma gönderdim. Bazıları raporu okuduktan sonra, sağ olsunlar bana yanıt da verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik tepkiler de aldım. Dostlarımdan birisi raporu okuyunca "sen benden de delisin" dedi. Ben de ona "delilerden zarar gelmez merak etme" diye yanıt yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet yaptığım bazıları için anlamsız, aptalca ya da bir delilik olabilir ama benden başkasına zararı yok bence. Yararlanmak isteyene ise yararının bile olabileceğini düşünüyorum. * * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007'yi bitirdikten sonra şöyle sırtımı arkama yasladım ve düşündüm; "bütüncül" olarak ve uzaktan, dışardan bakınca 2007'nin "bitişlerin ve yeniliklerin" olduğu bir yıl olduğunu fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanı ve yaşamın anlamlandırma yolunda bu zengin bir yıl oldu 2007 benim için. Bazılarını ben keşfettim, bazıları gelip beni buldu, yine de anlayamadığım, bilemediğim bir çok şey olduğunu gördüm. Raporun en özeti sanırım bu!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada sizlere bazı satırbaşlarını aktararak, "Gezerken"in düzenli okurları için de "hesap verme" görevimi yerine getirmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl içinde çevremde, tanıdığım, bildiğim, dost olduğum insanların arasında "dördü çok acıtan" sekiz ölüm yaşadım. Gerçekten ömrümün neredeyse yarısını verdiğim ve "iyi ki bunu yapmışım" dediğim bir işi bıraktım. "Bitişlerin" bir bölümü bunlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yenilikler"e gelince, en önemli iki tanesinden ilk ağızda söz edebilirim: Yeni bir "kitabım" oldu. Bu katkıda bulunduğum kitaplar dışında, bana ait dördüncü kitabımdı. "Medya için Sağlık, Sağlık için Medya" başlıklı bu kitap Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin bir yayını olarak 2007 nisanında piyasaya çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse görmedi belki, ya da gördüler de "görmezden geldiler!". BİA, Bizim Gazete, Birgün ve İstanbul Tabip Odası'nın yıllarca emek verdiğim "Hekim Forumu" dergisi dışında ne sağlık ve tıp ortamından ne de medya cephesinde dışında kimse söz bile etmedi. Ama ben bunun önemli bir boşluğu dolduracak bir kitap olduğunu iddia ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyTLJeNqzI/AAAAAAAAA1k/rOi-1gKa6aA/s1600/yolcuben1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 393px; height: 298px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyTLJeNqzI/AAAAAAAAA1k/rOi-1gKa6aA/s400/yolcuben1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497931064843021106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğeri ise "Yol'cu"yla çıktığımız "yolculuk"tu. 17 Mayıs'ta başlayan ve yıl sonuna kadar yaklaşık 7,5 ay süren yolculuk sırasında toplam "beş" çıkış yaparak 8417 km. yol katetmişim. Ortalaması alındığında bu rakam çıkış başına:1683 km.yol yaptığımı gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında çeşitli etkinlikler ve çalışmalar nedeniyle, "uçak, tren, otobüs" gibi toplu taşım araçlarını kullanarak da çeşitli yerlere yolculuklar yaptım 2007 boyunca. Tahran(İran) yolculuğu dışında yurt içinde toplam 34 yolculuk yapmış ve böylelikle 11 farklı merkeze ulaşmışım. Bunların arasında İstanbul dışında, Ankara, Antalya, Diyarbakır, Elazığ, Tunceli, İzmir, Konya, Kayseri, Eskişehir, Manisa, Muğla var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyTPl9KEDI/AAAAAAAAA1s/OXuYeoQRYfA/s1600/harita-yolcu.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 350px; height: 347px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyTPl9KEDI/AAAAAAAAA1s/OXuYeoQRYfA/s400/harita-yolcu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497931141208477746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine tüm bu bir yıl boyunca sürdürdüğüm faaliyetler sırasında toplam olarak 8 panelde konuştum, 1 sohbet toplantısı gerçekleştirdim, 5 seminer ve konferansta sunum yaptım. Başka bir deyişle 14 kez insanların karşısına "program dahili" olarak çıkıp bildiklerimi, düşüncelerimi ve öğrendiklerimi paylaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca 16 yürüyüş, miting ve gösteriye; toplam sayısı 30' a ulaşan seminer, konferans, sempozyum, kongre, kurultay, genel kurul toplantısı, tören, açılışa; 49 ayrı yönetim kurulu, genel üye toplantısı, grup çalışması ve toplantısı, forum, atölye çalışması, basın açıklaması türünden etkinliğe katıldım ve yine toplam sayısı 65'i bulan küçük gruplarla çeşitli konularda çalışma toplantıları yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl içinde radyo tv ve medya organlarıyla da ilişkilerim oldu, çeşitli yayınlara katıldım. Bunların da toplam sayısı 25'i radyo 4'ü tv olmak üzere 29.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim Gazete'deki "Sağlık için Medya, Medya için sağlık" köşesinde 50, "Sağlıklı Sağlık Medyası" konusunda 31 ve "Gezerken/ "Yol"cu'nun Yolculuğu " bölümünde 19 olmak üzere BİANET'te de 50 olmak üzere 100 köşe yazısı ve her iki yayın ortamında toplam 12 ayrı haber yazısı, ve diğer dergilerde ve çeşitli kitapların içinde bölümler de yayınlanan 6 yazı daha olmak üzere, internet aracılığıyla ulaşılabilen toplam 118 yazı yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zaman zarfında sosyal ve kültürel etkinliklerden de geri kalmadım. Çünkü birşeyler verebilmek için "beslenmek" de gerekli. Benim bu yıl ki "düşünsel" besinlerim çeşitli konularda 38 kitap, ve 59 film, 9 dinleti, 3 tiyatro ve müzikal, 10 sergi olmuş. Dergiler gazeteler bunların dışında. Ayrıca dostlarla, arkadaşlarla, resmi gayrı resmi 65 yemek, parti, kokteyl de bu beslenmenin bir diğer "gerçek" boyutunu oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmadan ekleyeyim, tüm bu etkinlikler sırasında kendi dijital fotoğraf makinemle 2444 kare de fotoğraf çektim. Aletin "numaratörü"nün yalancısıyım. Ayrıca sorumluluğunu üstlendiğim birisi kendime ait 6 internet sitesinin düzenli ve sürekli güncellenmesi işini de bu bir yıl içinde sürdürdüğümü tüm bunlara eklemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "Gezerken"i yıllık kişisel raporumun sonuna yazdıklarım şöyle, burada da yineliyorum:&lt;br /&gt;"Tüm olumsuzluklarına ve yapılamayan çok iş kalmasına karşın 2007'de yaptıklarıma ve yaşadıklarıma "iyimser" bir bakışla bakarak "yaptıklarım yapacaklarımın garantisidir" diyerek bitirmek istiyorum. İlginiz ve merakınız için bir kez daha teşekkürler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;02/02/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5408155950390028268?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5408155950390028268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5408155950390028268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/02/gezerkenin-encam-bir-yllk-rapor.html' title='&quot;Gezerken&apos;in encamı: Bir yıllık rapor&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyTIprHpKI/AAAAAAAAA1c/v550XvRtRMA/s72-c/rapor2007.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-4153856246609911869</id><published>2008-01-26T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-25T12:38:35.143-07:00</updated><title type='text'>"İyi" kendini gösteriyor ve kendine çekiyor...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Milyonlarca insanın içinde, başkalarına benzemeyen, biraz "uzak durulan", "farklı", "öteki", "aykırı" yani "cins" insanlarla rastlaşıyor, buluşuyor ve birlikte oluyorum; bir şey bizi birbirimize "çekiyor", bir şey bizi "buluşturuyor", bir şey bizim "yollarımızı kesiştiriyor"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SÖYLEDİKLERİM&lt;/span&gt; en azından bugünkü bilimsel bilgilerle ve yöntemlerle kanıtlanabilir bir şey değil, ama kendime göre şöyle bir açıklama yapacağım; "bulgu da bilgi de ilgiden kaynaklanıyor".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu lafı şimdi uydurdum. Ses uyumu hoşuma gitti. Türkçe'deki kökleri de birbirine yakın muhtemelen. "İlgin neye yönelirse onu buluyorsun, onu biliyorsun," demek istiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim yaşamım da hele şu son yılda dolaşırken hep öyle oluyor. Yüzlerce yer arasında gidiyor kafama uyan bir yer buluyorum, konaklayacak, yemek yiyecek ya da oturacak. Önceden planlayarak değil, denk geliyor. Ya da milyonlarca insanın içinden gerçekten başkalarına benzemeyen, hatta biraz "uzak durulan" cins insanlarla rastlaşıyor, buluşuyor ve birlikte oluyorum. "Farklı", "öteki", "aykırı"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey "çekiyor", bir şey "buluşturuyor", bir şey "yolları kesiştiriyor"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gezerken" yazılarının sayısı 23 olmuş; geçen 22'sinde bu tür rastlantıları siz de fark etmişsinizdir mutlaka. Gerçekten planlamıyorum. Ön görmüyorum. Özellikle öyle olması için bir gayret sarf etmiyor ve önceden randevulaşmıyorum. Bununla ilgili olarak aklıma gelen bir dolu ata sözü ve deyiş var ama ben onları da söylemeyeceğim. Nasıl olsa biliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yine "Yol'cu"nun "yolcu"su saçmalıyor!... diyeceksiniz, deyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ama baştan anlatayım: Bodrum'a 'apartmanın ya da evin 'bodrum'undan söz etmiyorum, Muğla'nın ilçesi eski adı "Halikarnas" olan Cevat Şakir'in Türkiye'ye ve dünyaya tanıttığı Bodrum'dan söz ediyorum- ilk kez tıp fakültesinin 2. sınıfından 3. sınıfına geçtiğimiz yaz ayında gelmiştik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- O kadar da baştan olmasın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Peki biraz ortaya doğru baştan anlatayım....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da güzel bir hikaye ama şimdiki değil eskiden yaşanan... Evet bu güne gelelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRMJ_TsTI/AAAAAAAAA08/WfmXCycjSck/s1600/nazikana01.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 225px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRMJ_TsTI/AAAAAAAAA08/WfmXCycjSck/s400/nazikana01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497928883138441522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bodrum'a son 10-15 yıldır uğradığım ya da geldiğim zamanların birisinde -herhalde on yıldan fazla oluyor- keşfetmiştim burayı. Ana yolda yukarıdan aşağıya doğru inerken sahile varmadan önce sağa sapan son dar sokağın içinde. Adı "Nazik Ana Restaurant" ama aslında bir "esnaf ya da halk lokantası".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk geldiğimde adının bu olduğunu da doğrusu bilmiyorum; ya turistik gezilerimizin birindeydi, ya da Muğla'daki lepralı hastaların kontrolü için yaptığımız alan çalışmalarından birisindeydi. Elimle koymuş gibi burayı bulduğumu ve burada yediğimizi anımsıyorum. Sonraki gelişlerimde de eğer yemek saati ise hep burada yemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez geldiğimde de öyle oldu. Gümüşlük Akademisi'ne geldikten sonra Bodrum'a indiğimde, en az 3 kez yemek saatiydi öğlen yemeğini burada yedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRMiLAo4I/AAAAAAAAA1E/0_BABbQMY0k/s1600/nazikana02.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 225px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRMiLAo4I/AAAAAAAAA1E/0_BABbQMY0k/s400/nazikana02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497928889629975426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu "devamlılık" burayla ilgili daha ayrıntılı bilgilenme ve buradan söz etme, hatta bu dizide yazma düşüncesini aklıma getirdi. Bu yazı için şimdiki sahibi ve işletmecisi "Hakan Şahin"le konuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O buranın "sekiz yıldır" açık olduğunu söyledi. Daha öncesini anımsadığım halde, emin olamadığımdan ona itiraz edemedim. Sonrasında araştırınca 50 yıla yakın bir geçmişi olduğunu öğrendim. Aslında bir lokanta bile değil. Bir evin iç bahçesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk geldiğimde anımsadığım kadarıyla daha çok bahçeye benziyordu. Şimdi üzeri daha iyi kapatılınca daha çok "kapalı bir mekan" görünümünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bodrum'un bir çok geleneksel yaşama özelliğini yansıtan bir ev avlusunda faaliyet gösteren bu lokantanın asıl özelliği "gerçekten iyi olması". Bazıları "iyi" görece bir kavramdır deyip, "neye göre iyi" diye sorabilir. Bunu en kolay sanırım şöyle anlatabilirim size:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İyi çünkü 'annemin' evindeki yemeklere benziyor yediklerim".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin ıspanak yemeği, patlıcandan karnıyarık, zeytinyağlı pırasa, biber kabak dolması, içinde az kıyması ve kırık pirinci olan yeşil mercimek yemeği, birazcık biberi fazla etli kuru fasulye... Daha pek çoğunu sayabilirim. Tadı, tuzu, lezzeti, yapılış şekli. Belki inanmayacaksınız ama öyleydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çok acıkmışsın" da diyebilirsiniz. Tamam bunu size kanıtlayamam ama benim "damak tadım" öyle diyordu bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRM3NpIJI/AAAAAAAAA1M/Ey8HgU-WBr0/s1600/nazikana03.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRM3NpIJI/AAAAAAAAA1M/Ey8HgU-WBr0/s400/nazikana03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497928895278162066" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İkincisi ne mekan ne de size çalışanların tutum ve davranışları turistik yerlerde her zaman görmeye alıştıklarımıza benzemiyor." Bu gelen ve yemek yiyen herkesin kanaati.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten yemek yiyenler de aslında o çevrede yaşayan ya da çalışan kişiler. Nazik Ana işyerlerinde çalışanlar için öğlenleri 'tabldot' yemek çıkarıyor, hem de çok ucuz fiyata. Bence bu bile Bodrum gibi "turistik" bir yer sık rastlanmayacak durum. Diyeceğim o ki tam bir "esnaf ya da halk lokantası". Ama temiz, ama iyi, ama ucuz. Bence orası herkesin "Nazik" anasının evi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de öyle: Öyle hızlı yapılan ve hızlı sunulan yemekler değil, evlerimizde annelerimizin eşlerimizin yaptığı gibi. Sanki bir "kadın"ın elinden çıkmış gibi. Hakan Şahin'e sordum "böyle mi" diye:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yok" dedi, 'profesyonel ve çok iyi bir aşçı'nın yemekleri yaptığını, ama kullandıkları malzemenin de en iyisi olmasına gayret ettiklerini söyledi. Ama "en iyi malzeme" kullanan başka yerlerden bir farkı daha var: "Fiyatları!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür yazıları "ana akım medyanın" köşelerini tutan kimi yazarlar yazıyor; onları okurken 'yine reklam yapıyorlar' diyorum sıklıkla; bu yazı da biraz öyle bir yazı havasında gelebilir sizlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle değil. Başlığa bir kez daha dikkat etmenizi istiyorum. Sonra da devamını okumanızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok net bilgiler bulamadım ilk kimin açtığına ilişkin. Ama bahçenin kenarındaki ve yemeklerin yapıldığı bölümün en az 150 yıllık olduğunu öğrendim. Lokantanın da 50 yıldır varolduğu biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün çok eski Bodrumlulardan, burada yaklaşık 40 yıldır eczacılık yapan Sayın Yücel Ziylan'la randevum vardı. Ondan Bodrum'un geçmişinde ve bugününde "sağlığı" konuşacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımdaydı, o sırada da bir fırsatını bulup 'Nazik Ana'yı soracaktım. Ama bir yakını vefat ettiği için randevumuzu erteledik. Buradan da kendisine "baş sağlığı" diliyorum. Bu konunun ayrıntısını öğrenince sizlerle de paylaşacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRNWp3w9I/AAAAAAAAA1U/qdUbNBCuNok/s1600/nazikana04.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRNWp3w9I/AAAAAAAAA1U/qdUbNBCuNok/s400/nazikana04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497928903718061010" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de bulabildiğim kadarını anlatayım size "Nazik Ana Lokantası"yla ilgili bilgileri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1981-82 sezonundan 1993-94 sezonuna kadar Efes Pilsen'de basketbol oynamış, uzun süre 6 numaralı formayı taşımış ve kaptanlığını yapmış "Taner Korucu" adında bir basketbol oyuncusu sporu bıraktıktan sonra annesi "Nazime hanım"la birlikte işletmiş burasını. Sanırım benim ilk geldiğim yıllar o dönem olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra geçen yılın nisanında yaşanan bir "yangın"a kadar Nuray Yıldız ve Ali Yıldız bir aile işletmesi olarak çalıştırmışlar. Duvardaki bir gazete kupüründen Nuray Hanım'ın "abaza" daha doğru deyişle "abhaz" olduğunu ve "abhaz ve çerkez" yemekleri yaptığını okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yangından sonra devralan ve eskiden "olduğu gibi işletmeye devam ettirmeye" kararlı olan ve onarımını gerçekleştirdikten sonra 2007 eylülünde yeniden hizmete açan şimdiki işletmecisi Hakan Şahin'e sorunca o da "abhaz" olduklarını söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evliliğimden dolayı benim de abhazlarla, çerkezlerle ilgimin olduğunu söyleyince orada bulunan kardeşi ve akrabaları dahil hep birlikte bu rastlantı ve ilgiye şaşırdık. Bu yakınlıktan sonra biraz da bu yönde konuşunca onların deyişiyle "eteği eteğine" değenlerden olduğumuzu çıkardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hendek'te yaşayan evlerine konuk olduğum ve anlatılamayacak kadar dost canlısı ve konuksever "Fahri bey" ve yine orada tanıdığım ama ismini çok duyduğum "Sema hanım" çok yakınlarıydı, Hakan bey ve ailesinin. Bunun üzerine duvardaki gazete kupüründe yazan "abhaz ve çerkez" yemeklerini de bir dahaki gelişimde burada görmek ve yemek istediğimi söyleyince çok gülüştük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazik Ana'yla ilgili daha başka rastlantılar da oldu, onları anlatmayacağım ama başlığa yazdıklarımı bir daha düşünmenizi, benzer şeylerin sizlerin de başına gelip gelmediğini sorgulamanızı bir daha istiyorum: "bulgu da bilgi de ilgiden kaynaklanıyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da ... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26/01/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-4153856246609911869?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/4153856246609911869/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=4153856246609911869' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4153856246609911869'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4153856246609911869'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2010/07/iyi-kendini-gosteriyor-ve-kendine.html' title='&quot;İyi&quot; kendini gösteriyor ve kendine çekiyor...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyRMJ_TsTI/AAAAAAAAA08/WfmXCycjSck/s72-c/nazikana01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5975777203036981276</id><published>2008-01-24T16:03:00.000-08:00</published><updated>2008-01-24T16:04:37.500-08:00</updated><title type='text'>"Yol"cu Kış Uykusunda"</title><content type='html'>Evet yanlış okumadınız; geçen ay da bunu söylemiştim. &lt;br /&gt;Gerçekten de bir aydır "Yol"cu kış uykusunda.."&lt;br /&gt;Motoru hiç çalışmadı. Olduğu yerden hiç kıpırdamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası ben onun içinde bu bir aydır hiç kalmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havanın soğukluğu nedeniyle "Akademi"nin "küçük ev"lerinden birisinde geçirdim bu bir ayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok "hareket" olmadığından sizlere verecek çok fazla haber de yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumakla, yazmakla ve bilgisayar başında geçti bu süre. Aaa es geçmemeliyim: Bir de çok "güzel" bir "yılbaşı partisi" yaşadık, Akademi ahalisi ve konuklarıyla...&lt;br /&gt;hep birlikte şenlik şamata içinde girdik 2008'e. &lt;br /&gt;Dileklerimiz sanırım hepimiz için aynıydı: 2008 de 2007 gibi olmasın istedik!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zaman zarfınfa olan biten, buluşmalar, görüşmeler,  hep "on line"di... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle mi denir bilmiyorum. Ama arkadaşlarımla, dostlarımla elektronik ortamda haberleştiğimizi söylemek istiyorum.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bir de "cep telefonu" denilen aletin yardımıyla yapılan sohbetler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rutin yazılarım çizilerim dışında bu bir ayı düzenlemesini üstlendiğim "beş web sayfası"nın işleri doldurdu ağırlıkla. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de "2007'yi anlattığım kişisel raporum"u yazdım. Tabii onu yazarkenbir yandan da yaptıklarımı ve kendimi değerlendirmiş oldum. &lt;br /&gt;Arkadaşlarımdan dostlarımdan ilgilenip merak edenlere de yolluyorum onu; bakalım onlar ne diyecekler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aylık benden bu kadar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapmam gereken işler var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş kalın, hoşça kalın...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5975777203036981276?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/5975777203036981276/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=5975777203036981276' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5975777203036981276'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5975777203036981276'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/01/yolcu-k-uykusunda.html' title='&quot;Yol&quot;cu Kış Uykusunda&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-8421880463962544123</id><published>2008-01-19T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-25T12:24:34.405-07:00</updated><title type='text'>"İçimizdeki ve dışımızdaki deliler..."</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Her yerde vicdanımızın sesini bize duyuracak, en az günde bir kez "saf doğru"lardan söz edecek, en az bir "deli" olmalı...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ÖNCEKİ&lt;/span&gt; gün bir "ekonomi" haberi okudum. Enflasyonda istediği oranı tutturamayan ve muhtemelen bir erken yerel seçim nedeniyle tutturma olanağı olmayan hükümetimiz yeni bir karar almış: "Çanakkale'den Mersin'e kadar olan sahil bandında yabancılar için villa kentler ve tatil köyleri kurulacak"mış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu yaparken İspanya'yı örnek alacakmışız. Çünkü İspanya "geliştirdiği bu modelle, ekonomik olarak pek çok Avrupa ülkesinin de önüne geçmiş. Ekonomik olarak İtalya'yı zorluyormuş İspanya'nın 2011 yılında kişi başı milli gelirde Almanya'yı geride bırakması bekleniyormuş".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama "İspanya'nın dağı taşı da 'beton' olmuş"; ancak biz 'öyle' yapmayacakmışız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyPM8urY7I/AAAAAAAAA0s/kWCaMa5-iXM/s1600/insaat01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 226px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyPM8urY7I/AAAAAAAAA0s/kWCaMa5-iXM/s400/insaat01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497926697735644082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süredir Bodrum'dayım. Burada dağlarla denizler hep bir arada. Her yanda tepeler ve yamaçlar var. Ama burada olduğum süre içinde bir yere gidip gelirken kafamı kaldırıp yamaçlara bakmaya korkar oldum. Çünkü yamaçlarda yoğun bir "inşaat ve yapılaşma faaliyeti" var. Sahiller, düz alanlar tükenmiş çoktan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi tipik Akdeniz bitki örtüsü "maki"lerle kaplı yamaçlar yerleşim yeri haline geliyor. Denildiği gibi "villa kentler", "tatil köyleri", "otel hizmeti veren 5 yıldızlı siteler", "özel yazlık malikaneler", "şato gibi evler" yapılıyor her yana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turizm sezonu dışında buraların en büyük faaliyeti bu; inşaat işleri. O kocaman çimento kamyonları vızır vızır. 10 dakikalık yolda en az 5-10 defa ya siz onların yanından, ya onlar sizin yanınızdan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buralara inşaat yapıldığına göre buralar "arsa" niteliğinde olmalı, yani birilerinde bir "tapusu" bulunmalı diye düşünüyorum. Sonra buralara tapu nasıl verilmiş acaba diye soruyorum kendi kendime. Dağ bayır için kimler, nasıl tapu çıkarmış olabilir acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birilerine soruyorum; aldığım yanıt beni şaşırtmıyor. "Köylüler bir ağaç dikiyorlar sonra ardından burası benim deyip çeviriyorlar etrafını ardından, tapu çıkartıyorlar" diyor. Gerçekten "köylü"lerin bunu yapması olası mı acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa "rüşvet" nedeniyle tüm memurları göz altına alındığı için hiç memuru kalmayan bir tapu dairesinde olanların benzerleri her yerde mi söz konusu diye aklımdan geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç şu: Doğa katlediliyor, zaten "küresel ısınma" nedeniyle giderek azalan "yeşil" de hızla betona dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprağın altındaki demir, kum, taş, toprak, çimento olarak toprağın üzerine istif ediliyor. Bakınca bir şeyler yapılmış gibi görünen ama aslında "inanılmaz bir tahribat ve inanılmaz bir kaynak israfı" her yere egemen olmuş durumda. Nereye baksam aynı; sahile yakın olan sırtlar neredeyse tümüyle dolmuş, biraz içeride olan yerler ise kapatılmaya ve aynı sürece sokulmaya çalışılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyPNGCtmoI/AAAAAAAAA00/htgatSZDBWE/s1600/insaat02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 215px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyPNGCtmoI/AAAAAAAAA00/htgatSZDBWE/s400/insaat02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497926700235594370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu güzergâhtaki köylerden birisine gittim son olarak. Biraz daha içerde kalıyor, onun için henüz oraya "yıkım işleri" fazla ulaşmamış. Tek tük ve eskiden olanlara benzer birkaç inşaat var. Ama çok zamanı da kalmamış. Çünkü yavaş yavaş orası da keşfediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlarımla oraya gittiğimde yolun kenarında bir "yaşlı dede" bastonuna dayanmış, hafif rampası olan köy yolunda yukarıdaki camiye doğru "sarsak sarsak" yürüyordu. Zorlandığını görünce arabayı durdurup indim ve koluna girdim, destek oldum. Önce "merhaba"laştık. Onun da kulağı benim gibi ağır işitiyordu. Birbirimize sesimizi duyurmak için bağırarak konuşmayı sürdürdük. Arkadaşlarım ileriye doğru gittiler, uygun bir yer bulup arabayı park etmek üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanışma faslında "doktor" olduğumu öğrenince doğrudan söz oradan girdi. Bir tanıdığı, bir iş arkadaşı gibi gördü kendini. Çünkü o da bir sağlıkçıymış. Askerliğini "sıhhiye" olarak yapmış, sonra da birileri aracı olmuş, İstanbul'a gidip tıp fakültesi hastanesine müstahdem olmuş. Göğsünü gere gere "ben" dedi "askerden sonra İstanbul'da Guraba Hastanesi'nde çalıştım" dedi. Sonra camiye gitmekten vaz geçti. Orada bir taşın üzerine oturduk uzun uzun konuştuk. 50'li, 60'lı yılların Tıp Fakültesi'ndeki insanlardan söz etti; öğretim üyelerinin personelle, hastalarıyla, öğrencileriyle olan ilişkilerini anlattı, kendisinin bildiği ama benim adlarını bile duymadığım eski hocalardan, doktorlardan söz etti; çeşitli anılarını da araya katarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra 25 yıl çalışıp emekli olduğunu, köye geldiğinde daha çok genç olduğunu ve çok çalıştığını anlattı. Bana evini ve yaşadığı yerleri göstermek istediğini söyledi. Kalktık az aşağıdaki evine doğru yürüdük. O zaman buralarda çok insan olmadığından ama herkesin birbirine çok yakın olduğundan, herkesin çok çalıştığından, sırttan aşağıya Bodrum'a üç saat yürüyerek en az haftada bir gittiğinden söz etti. Bir çok şeyi oralara, "dışarıyı görmüş ve bilen bir adam olarak" kendinin getirdiğini anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşiyle birlikte köyde ilk kez "sabun" ürettiğinden, üstelik onun içine değişik bitkisel esanslar katarak "kokulu sabun" ürettiğinden söz etti. Sabuna eşinin adını verdiğini söyledi ve elde yaptıkları sabunların kalıplarıyla, eşinin adı kazılı olan "ağaçtan damgayı" gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra sözü ona komşularının, uzak yakınlarının nasıl yardımcı olduklarına ve ama "bu kalabalığa karşın yalnızlığına" getirdi. Dünyanın, insanların, doğanın bozulduğundan söz etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belleği, algısı, doğruyu görme ve değerlendirme yetisi yerindeydi. 90'ına yaklaşmış bu insan olanı biteni görüyor, bundan yakınıyor, ama elinden bir şey gelmemesi nedeniyle kendine hayıflanıyor ve bu olumsuzlukları yapanlara kızıyor, küfrediyordu. Onunla biraz da evine dair gündelik yaşantısına dair konuştuk. Tek odalık evindeki büyük "buzdolabı" ağzına kadar doluydu. Tek göz ocağındaki küçük tenceresinin içinde yemeği vardı. Üstü başı kirli değildi, "komşular arada alır yıkarlar" diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanından ayrılıp dışarı çıktığımda arkadaşlarım bana o kadar uzun süre ne yaptığımı sordular. "Konuştuk biraz" deyince güldüler ve o yaşlı insan için oradaki diğer köylülerin söylediklerini anlattılar. Köylülerden öğrendiklerine göre onun "yaşlı bir bunak" olduğunu söyleyip, hatta köy içinde adının önüne "deli" diye bir sıfatın konularak söylendiği bir kişi olduğundan söz ettiler. Yalnızca güldüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o zaman aklıma geldi, "her köyün, her mahallenin bir delisi" olması gerektiği düşüncesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten bir çok yerde vardı belki ama eksik olan yerleri de tamamlamak gerektiğini o zaman düşündüm. Hatta yalnız köylerin, mahallelerin, semtlerin değil, şimdilerde "villa kent"lerin, "tatil site"lerinin, hatta büyük kentlerde apartman "blok"larının bile bence "birer delisi" olmalı diye aklımdan geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü yalnız onlar, günde en az bir kez bile olsa "doğru"ları söyleyerek, aslında bizlerin her birimizin, vicdanımızın söylediği "iç sesimizi" bize yansıtıp, bizleri kendimizle ve gerçeklikle yüzleştirebilirler, yapılanın anlamını ya da anlamsızlığını gösterip, uyandırabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar olmalı bence! Düşünce özgürlüğüne "dışardan ve egemenlerce" getirilen kısıtlamalar ve sınırlamaların ötesinde, kendi kendimize bile söylemekten çekindiğimiz ama her birimizin şu ya da bu oranda katkıda bulunduğumuz "olumsuzlukları ve buna dair yaptıklarımızı" bizlere söyleyen "delilerimiz" olmalı gerçekten de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında belki de; eskinin deyişiyle birer "velî" olan o insanlar sayesinde, bu "kötü" gidişi değiştirecek bir şeyleri yapma, bir şeyleri bir yerinden tutarak "farklı olanı" yaratma olanağı buluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun yaşantısına ve yaşam biçimine bakarak, o "deli/velî"lerin bize çoktan unuttuğumuz "dayanışmayı" yeniden anımsatıp, bir kez daha öğretebileceğini de düşündüm o sırada. Çünkü bu "duygu ve olgu" bugün onların yaşamlarının hâlâ en önemli unsuru. Yaşamak için sağlanması gereken gereksinimleri bu yolla karşılanıyor. İşte bunları da yeniden ve her yerde var edip yaşayabilmek için de "onlar" gerekli bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam burada biraz daha "ileri" gitmek ve bir düşüncemi paylaşmak istiyorum: Bu "her şeyi paraya tahvil etmiş dünyada" yaşayabilmek için içimizde bir yerlerde sımsıkı bağlayıp hapsettiğimiz kendi "deli"lerimizi, kendi "deliliğimizi" keşfedemez miyiz acaba? Delilerimizin incirlerini çözerek serbest bırakamaz mıyız, deliliğin verdiği cesaretle olan bitene bir de böyle itiraz edemez miyiz acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıllıların, doğru düşünenlerin sözlerini dinlemeyen, gösterdiği yolda gitmeyen bu insan soyu, "petrol ya da para" için ortalığı kırıp geçiren, döküp saçan, hep birlikte bir "yok oluşa" doğru bizi götüren "deli"ler yerine, belki de o zaman "bize" inanırlar ve "bizim dediklerimizi" yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne dersiniz çok mu "delice" şeyler söylüyorum sizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin "deli"nizin daha iyi bir çözümü ve sözü varsa onu da dinlemeye hazırım!... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19/01/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-8421880463962544123?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/8421880463962544123/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=8421880463962544123' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8421880463962544123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8421880463962544123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/01/icimizdeki-ve-dsmzdaki-deliler.html' title='&quot;İçimizdeki ve dışımızdaki deliler...&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyPM8urY7I/AAAAAAAAA0s/kWCaMa5-iXM/s72-c/insaat01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-3579499716058989029</id><published>2008-01-12T00:00:00.001-08:00</published><updated>2010-07-25T12:19:55.752-07:00</updated><title type='text'>"Modern çağda 'romantik çeteci' olmak!"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Yaşam hep ilerler, tarih hep ileriye doğru gider. O ilerlemeyi de "aykırı" olanlar, "uymayanlar" "mevcuda itiraz edenler" sağlar."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YOK;&lt;/span&gt; başlığa bakıp "TCK'nın 301. maddesi" ya da benzerlerinden yargılanmaya aday bir yazı okuyacağınızı düşünmeyin. En azından bunları o anlamda algılayan bir "yargıç" çıkana kadar!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNqGcSbKI/AAAAAAAAA0M/-xny_PMYT6k/s1600/ceri01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNqGcSbKI/AAAAAAAAA0M/-xny_PMYT6k/s400/ceri01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497924999535815842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş; bu satırların yazarı "o maddelerden ceza almış düşüncelerin altına imza atmış, o yazarların cezalandırıldıkları yazılarının yer aldığı bir kitabın yayıncısı olmuş" bir kişi. Dolayısıyla kendi düşüncelerini yazmaktan ve yazdıklarından dolayı "yargılanmaktan" korkmuyor. Ama gerçekten de "başka bir kurgu" ya da "başka bir bağlamda" bu konuyu tartışmak istiyorum sizlerle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki çıkış noktam var: Bunlardan birisi Radikal yazarı Türker Alkan'ın "Romantik çeteciliğin sonu mu?" başlıklı 18 Aralık 2007 tarihli yazısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğeri ise Bodrum-İstanbul güzergâhında "Bafa Gölü"nün kıyısında, her ordan geçişte "mutlaka konakladığım, en azından durduğum bir yer" olan "Çeri Dinlenme Tesisleri" ne dair düşüncelerim ve orada öğrendiklerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Alkan'ın yazısından küçük bir alıntı yapmak ve onun dediklerine bir "mim" koyarak tartışmak istiyorum. "askerlik tarihinde yeni bir sayfanın açıldığı söylenebileceği gibi, Che Guevara, Mao, Aydınlık Yol gibi geçen yüzyılın romantik çetecilerinin ve çetelerinin de artık tarihe karıştığı ileri sürülebilecektir. Talabani geçenlerde 'Dağa çıkmanın vakti geçti' derken bunları düşünerek öyle konuşmuştu belki de, kim bilir?" diyor Sayın Türker Alkan Kuzey Irak'ta yapılan askeri operasyonların "başarı"sından söz ederek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazısının sonunu da "Umudun olmadığı bir yerde, kışın soğuğunda, karlar arasında çetecileri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne kadar tutabilirsiniz ki?" diyerek bağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlerin bir "gerçeklikteki" anlamı var; ama bir de "çetecilik yapmanın ya da gerilla olmanın" başka bağlamlardaki anlamları var. Bunları Bozcaada'da geçtiğimiz yıl katıldığım bir panelde de dile getirmiştim. Gerçekten "çağdaş çeteler ve çeteciler"e gereksinimimiz olduğunu söylemiştim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışıldık olana, ortama, duruma, koşullara, ya da genel eğilime uygun davranmak gerçekten de "gerçekçi olmanın, makûl ya da akli" davranmanın önemli bir dayanağı ve belki de temel bir nedenidir. Böyle yapılarak yalnızca uyumlu davranılmış, dolayısıyla yalnız "uçlardan korunulmuş" olunmaz, ama bir de "olanın, mevcudun, durumun devamı sağlanmış" olur. En azından buna katkıda bulunulmuş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı "küresel ısınma tehlikesi"nden söz edenlere karşı "ama biz de kalkınmalıyız" diyenler gibi... Tıpkı "şiddet" tehdidini baskı, tenkil ve yok etme gibi yine "şiddet uygulayan" bir tavırla gidenlerin yaptığı gibi... Tıpkı "etnik kökenini" öne sürenlere "milliyetçi" bir yaklaşımla karşı duranlar gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa yaşam ilerler ve tarih hep ileriye doğru gider. O ilerlemeyi de "aykırı" olanlar, "akışa uymayanlar" sağlar. O anlamıyla "çete olmak", "gerilla olmak", çok sevilen sözcükle söylersek "eşkıya ya da aşkiya olmak" gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin küresel ısınmanın yarattığı olumsuzluklara karşı, endüstrileşmenin ve tüketmenin buna yaptığı katkıları görenlerin "kırlara dağlara çıkması" gibi "dağlara çıkma eylemi" sonu gelmiş, bitmiş bir şey değil, tam tersi geleceği kuracak en önemli tavırlardan da birisidir bana göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNqXy2-DI/AAAAAAAAA0U/xLNGMor7_Xc/s1600/ceri02.jpg"&gt;&lt;img style="margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNqXy2-DI/AAAAAAAAA0U/xLNGMor7_Xc/s400/ceri02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497925004193888306" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bunlardan bir örneği de yazımın başında söz ettiğim Bafa gölü kenarındaki "Çeri Dinlenme Tesisleri"nde görüp yaşıyor ve bir bunlarla bir koşutluk kuruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bafa gölü ülkemizin en önemli doğal kaynaklarından, hazinelerinden birisi. Yalnız tarihi, dini ve doğal özellikleri bakımından değil. Bunların yanından sahip olduğu potansiyel bakımından da öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antik dönemde adı "Latmos" olan Beşparmak dağı, eski dönemlerden bu yana insanların inançlarında önemli bir yer tutmuş. Bazı kaynaklara göre bugün bir göl olan bu yer aslında Ege denizinde bir körfezmiş ve "Latmos körfezi" adını taşıyormuş. Daha sonra Büyük Menderes dağlardan, ovalardan alüvyonları taşıya taşıya gelip onun önünü kesmiş ve körfezin ağzı kapanarak bir göl oluşmuş. Eski kaynaklarda adı bir "göl" olarak geçmiyor. Suyunun deniz suyu gibi "az da olsa tuzlu olduğu" bilinen bu gölün halen denizle bağlantısı sürüyor. Bu nedenle de "yılan balığı" var ve üstelik de çok lezzetli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bafa Gölü antik dönem kaynaklarında aynı zamanda "Ay tanrıçası Selene"in büyük aşkı "Çoban Endymion" ile her gece buluştuğu yer olarak biliniyor. Gerçekten de Bafa gölü'nde "mehtab"ın cok güzel olduğu noktasında o anı yaşayanlar aynı düşüncede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2500 yıllık tarihi kent "Latmos" adıyla, Karyalılar tarafından, İÖ 1000'li yılların başlarında, Latmos dağının hemen dibinde ve antik dönemde körfez olan bu sahilde bir koloni olarak kurulmuş. Kente sonradan "Heraklia" denmiş. Bu adı taşıyan çok sayıda yerleşim olduğundan ona "Latmos Herakliası" denmiş. Herakleia kentinde 65 gözetleme kulesi ve uzunlugu 6,5 km. ye ulaşan çok iyi korunmuş surlar olduğu kaydediliyor tarihi belgelerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Herakleia" I.Ö. 5.yy.da bütün Ege kentleriyle birlikte "Attika Delos Deniz Birliği"ne üye olmuş eski ve büyük bir kent olmuş ve bir yerleşim yeri olarak varlığını ortaçağın sonralarına kadar da korumuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde "Kapıkırı" olarak bilinen yerde, agora, Athena Tapınağı, meclis binası gibi binaların kalıntıları var. Sık ziyaret edilen "Antik Karia"nın önemli ören yerlerinden birisi burası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNqjNRZSI/AAAAAAAAA0c/IhRh_wQdj6c/s1600/ceri03.jpg"&gt;&lt;img style="margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNqjNRZSI/AAAAAAAAA0c/IhRh_wQdj6c/s400/ceri03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497925007257462050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007'nin yazında orada konakladığımda "eyvah" demiştim; "burası da elden gidiyor!" Son baharın sonunda yağan yağmurların hemen arkasından yeniden gördüğümde "eski halini gördüm, rahatladım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeri Tesislerinin işletmecisi Yalçın Kocakaya'yla durumu konuşunca umudum arttı. En azından gölün kendi kendini koruması bakımından sahip olduğu potansiyel ve gösterilen özeni duyunca sevindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalçın Kocakaya ile tesisler ve onun yaklaşımı üzerine konuştuk biraz. Bu kadar güzel doğal ve coğrafi olanaklara sahip olduğu halde doğayı "tehlikeye atacak" tutum ve yaklaşım içinde değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 dönümlük arazi üzerinde bulunan Çeri Dinlenme Tesisleri'nde hem günübirlik piknik yapılıp, hem de konaklanabiliyor. Okaliptus ağaçları arasında yaklaşık 3 dönümlük bir kamp yeri var. Yemek yenilen açık ve kapalı alanları var. Tesis içinde bir de 50 yıllık "Yağhane"bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kalındığında Antik Herakleia, göl içindeki adalar -ki en yakın olana suyun azaldığı dönemde yürüyerek ulaşmak mümkün olabiliyor- 13. yy'dan kalma Manastır ve Kilise kalıntıları gezilebiliyor. Ayrıca gölde yüzülebildiği gibi, birçok kuş çeşidini de bir arada görme olanağı mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmi yıldan uzun bir süredir açık "Çeri". "Ranta ve rantiyeciye teslim olmadan ve prim vermeden"; "temizliğe olası en çok özen ve dikkati göstererek", "doğayı ve doğallığı koruyarak", "müşteriyi kazıklamadan" ve en önemlisi "her zaman güler yüzle" davranarak yaz kış sunulan hizmeti sürdürmesi gerçekten her türlü övgüye layık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1985'den bu yana değil ama en azından 10 yılı aşkın bir süredir bildiğim ve uğradığım bir yer olarak, bir de onun adının hikayesini kendisinden öğrenince daha çok sevdim "Çeri Dinlenme Tesisleri"ni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çeri" sözcüğü genel olarak "asker" karşılığı kullanılır. Yine çingenelerin başlarındaki yöneticilere de "Çeribaşı" denilir. Her ikisi de aklımdayken adın nedenini sordum. Yalçın Kocakaya bana amcası "Mustafa Kocakaya" ve onun babası "Hacı Kocakaya"nın eskiden dağlarda "çetecilik" yapan kişiler olduğunu, onlardan "övünç" duyduğunu belirterek söyledi. Amcasının yaptıklarıyla onun yaptıkları arasında "koşutluk" kurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNrF3zFrI/AAAAAAAAA0k/TTV3ao1fIhs/s1600/ceri04.jpg"&gt;&lt;img style="margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 266px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNrF3zFrI/AAAAAAAAA0k/TTV3ao1fIhs/s400/ceri04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497925016562636466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alışılageldik tüm "eğilim"lerin tersine bir iş yapıyor orada. Büyük turistik merkezlerde, çok kazanmak, haybeden kazanmak, yok ederek ve tüketerek kazanmak yerine, bir dağın başındaki doğal güzelliği yeğleyerek, emek vererek, gerçekten hizmeti hedefleyerek ve bunları yaparken yaşadığı ortamı olabildiğince zedelemeden ve koruyarak bir işi gerçekleştirmek bence aynı tavrın bir devamı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bence bu devirde bunları yapabilmek bence "en büyük çetecilik", "en değerli gerilla tavrı".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu coğrafyanın pek çok yerinde, böyle örnekler, bunları yaratan ve vareden insanlar var ve hep olacak. "Romantik çeteciliğin" de, mevcudu reddeden ve "ileriden" yana olan bir "romantik devrimciliğin" de hep varolduğunu göreceğiz. Onlar bitmez ve bitmeyecek. Zaten onlar bittiğinde "insanlık" da ömrünü tamamlamış olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence sizler de çevrenizdeki "her zaman olana, bu acımasız tüketim ve yokoluşa" itiraz edenlere dikkat edin. Onlardan birisi olamıyorsanız en azından onlara sempati ile bakın, onlara "sonlarının geldiğini" söylemek yerine ileriye gidişin onlar sayesinde olacağını söyleyerek onları olumlayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen yalnız "düşünceler" bile dünyayı farklı algılamayı ve anlamayı sağlayabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12/01/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-3579499716058989029?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/3579499716058989029/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=3579499716058989029' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/3579499716058989029'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/3579499716058989029'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/01/modern-cagda-romantik-ceteci-olmak.html' title='&quot;Modern çağda &apos;romantik çeteci&apos; olmak!&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEyNqGcSbKI/AAAAAAAAA0M/-xny_PMYT6k/s72-c/ceri01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5797899560632593063</id><published>2008-01-05T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-24T13:26:23.713-07:00</updated><title type='text'>Edebiyatın, sanatın, felsefenin mekanı bir "unutma bahçesi"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"... Yazmak isteyen gençlerin veya eksilerek varolmayı seçmiş yaratıcı insanların gidebileceği bir yer olsun istedi... Burada insanlar kitaplar yazsınlar ve arada, birileri de öykülerini bağışlasınlar istiyorum."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BU&lt;/span&gt; sözlerin sahibi Latife Tekin. Kendi adının verildiği, Pelin Özer’le yaptığı söyleşinin kitabından alıntıladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKIb5TeJI/AAAAAAAAAzs/wrUELWMXr_k/s1600/gumaka01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 234px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKIb5TeJI/AAAAAAAAAzs/wrUELWMXr_k/s400/gumaka01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497569278923339922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kastedilen yer bir süredir kıyısından köşesinden çalışmalarına katıldığım "Gümüşlük Akademisi". Burası 14 dönümlük bir bahçenin içinde doğayla çatışmayan, çelişmeyen, onu yok etmeyen, ona saygı duyan; yaşamak ve üretmek üzere düzenlenmiş mekanlardan oluşan bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde yer aldığı Karya’nın insan ve kültürüne, onun felsefesine uygun bir mekan. Tekin’in dediği ve aynı adı verdiği bir romanda söz ettiği bir "unutma" bahçesi. Bu "unutma" sözünün pek çok anlamı var, onun için, akademiyi anlayanlar için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan birisi de bence "insanın kapitalist düzende doğaya, insana ve kendine yaptıklarını" unutmak. Unutmak çünkü "yeniyi, farklıyı ve başkayı" yaratmak için böyle bir "sıfır" noktası gerekli. Başlangıçlar için, "yeni" başlangıçlar için bir anlamda bir "reddediş ve kopuş" gerekiyor. Onun için burası bunun yaşandığı ve buraya bir şekilde sempati duyanların ve burada yaşamayı ve üretmeyi seçenlerin "unuttuğu", "unutarak eksildiği" ama aynı zamanda bana göre yine "unutarak çoğaldığı" bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKIm-G3aI/AAAAAAAAAz0/fCgAg-8tgrQ/s1600/gumaka02.jpg"&gt;&lt;img style="margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKIm-G3aI/AAAAAAAAAz0/fCgAg-8tgrQ/s400/gumaka02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497569281896275362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt; Gümüşlük Akademisi’nin önce hayalde, sonra da gerçekte bir yaratılış ve varoluş öyküsü var. Uzun, çileli ama güzel bir yolculuk. Bugün varolan, yaşayan da aslında böyle bir "çileli" yolculuğun sürdüğünü gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burayı yaratanlardan birisi de Ahmet Filmer. O öğrenim yaptığı, uzun süre yaşadığı, çalıştığı bir batı ülkesini bırakarak buraya geleli 25 yıla yakın bir zaman olmuş. Buralarda o zaman doğanın ve onun içinde onunla uyumlu yaşayan, henüz, ranta ve rantiyeye teslim olmamış insanlar varmış. Onlarla birlikte yaşamış, sonra burada yaşayanların, ama "farklı" yaşayanların çoğalması düşünü görmüş. Tekin’in düşleriyle buluşması ve buranın "kuvveden fiiile" çıkmasının başlangıcı da o zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akademinin benim de katkıda bulunduğum "internet sitesi"ni açarsanız, şöyle bir öyküyle karşılaşırsınız:&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;p align=right&gt;&lt;font size="1"&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;"Bir düşün sevgili Glaukon... İnsanların çocukluklarından itibaren ayaklarından, boyunlarından zincire vurulmuş bir mağarada yaşadıklarını; öyle sıkıca bağlanmışlar ki, kafalarını kıpırdatmadan sadece önlerindeki duvara bakabiliyorlar. Arkalarında yüksek bir yerde bir ateş yanıyor. Kukla oynatıcılar ateşle mahpuslar arasında kurdukları sahnede kuklalarını oynatıyor, mahpuslar da önlerindeki duvarda kuklaların gölgelerini izliyorlar. Ömürleri boyunca başlarını kıpırdatmaksızın önlerine bakan mahpusların gözünde gerçekler yapma nesnelerin gölgelerinden ibaret kalmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu mahkumlardan birinin zincirlerini çözelim. Yıllardır arkasında olan biteni merak ederek yüzünü ışığa dönecektir. İlkin kamaşan gözleri ışığa alıştığında gerçekleri bir bir görecek ve şaşıracaktır. Mağaradan dışarı çıktığında ise gerçek dünyayı görecek ve ancak o zaman görünen her şeyin kaynağının güneş olduğunu anlayacaktır. Şimdi bir an için onun yüreğinin iyilikle dolduğunu düşün; dönüp arkadaşlarına gerçekleri anlatmaya kalksa ona gülmezler mi? Onların zincirlerini çözüp kurtarmak istese, ellerinden gelse onu öldürmezler mi?"&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/font&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;İşte Eflatun’un 2400 yıl önce yazdığı Devlet’te bunlar yazıyor. Sonrasında bir soru var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O günden bu güne ne değişti?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte değişen şeyi, yaratabilmek ve var edebilmek için bir şeyler yapmak gerekiyor. Yapmak yani bir "fiil" bir "eylem" gerekiyor. İşte o eylemin yeri "Gümüşlük Akademisi"!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümüşlük Akademisi’nin kapısı, bu felsefeye yakın, düşünen insanlara, sanatçılara, yazarlara açık. Onların bu değişim doğrultusundaki entelektüel "üretim ve eylemleri" için bir "mekan ya da zemin" olma düşüncesi hâlâ geçerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktadan sonra sözü sitede yer alan düşüncelere ve onların içindeki kimi sorulara bırakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak der ki:&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;p align=right&gt;&lt;font size="1"&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;"Bizi bu evrenin efendisi kıldığına inanılan akıl ve o aklın serüvenciliğine sürüklenen insan mı yazdı, yazıyor ve yazacak yeryüzü tarihini?&lt;br /&gt;Evrensel birlikteliği ve bütünlüğü öneren bir varoluş etiğini geliştirmişse de, samimiyetinden hiç bir zaman emin olamayız insanın; hangi okulda okursa okusun, hangi bilgiyle yüklenirse yüklensin, hangi misyonla yola koyulursa koyulsun, sonunda yeni bir yıkımın tarihinin yazılmayacağının garantisi yoktur...&lt;br /&gt;Bir şairdir, bir politikacı; kah filozoftur, kah teolog... ister bir bilim insanı, isterse bir derviş... hem dişi, hem de erkek... İyiyi ararken kötüyü bulan... güzeli isteyen, ama çirkini seçen... erdemliliği, ahlakı, vicdanı, adaleti önermesine karşın şiddeti besleyen, güvensizlik, korku ve tıkanmışlığa neden olan felaket senaryolarını yazmaktan bir türlü geri duramayan...&lt;br /&gt;İnsanı önce hasta, sonra da tedavi eden, onu doyuran ve aç bırakan, onun yaşamasına veya ölmesine karar veren... uygarlıkları kuran ve kaldıran... Roma'yı yapan ve yakan... sorunu yaratan ve soruna çözüm arayan... soruyu soran ve yanıtlayan... hep o, akıl...&lt;br /&gt;Batının doğuyu kucaklayabildiği, erkekle dişinin anlaşabildiği, anlamsal olanın yaşamsal olana ters düşmediği, bilimsel verinin sezgisel öngörüyü dışlamadığı bir dünya ve yarattığı eserinin esiri olmayan, doğal işleyişe kafa tutmayan bir insan aklı olabilecek mi? Yoksa, doğal yasa gereği, güçlü olan haklı olmaya devam mı edecek?"&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/font&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de sorumuzu soralım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya o toprak? Sessizce boyun mu eğecek ona, o insana?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık der ki:&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;p align=right&gt;&lt;font size="1"&gt;&lt;i&gt;&lt;br /&gt;"İlk önce küçücük bir ışık kümesiydi dünya uzayın sonsuzluğunda! Boşlukta aydınlatacağı hiç bir şey yokken. Boşluğun aydınlanmaya gereksinimi yokken. Sonra ışık yavaş yavaş söndü. Sönerken soğudu.&lt;br /&gt;Aydınlanmaya gereksinimi olanlar o karanlıkta peydahlandı.&lt;br /&gt;Karanlıktan aydınlığa doğru uzanan yolun neresinde insan soyu? Aydınlığa mı yoksa karanlığa mı gereksinimi var? Aydınlığı sağlayanların ışığı, karanlıkta gelişenlere nasıl etki ediyor? Aydınlığı isteyenler, aydınlığı verenlerin ışığını azaltıyor mu yoksa çoğaltıyor mu? Yanıtı bilinmedik sorular mı bunların hepsi, yoksa biliniyor mu yanıtları?&lt;br /&gt;Akademinin ışıkları var, akademiyi ve akademiye gelenleri aydınlatıyor... Aydınlatırken ışıkları sürekli artıyor, çoğalıyor ve büyüyor... Çünkü "akademi" ışığın büyüdüğü bir yer aynı zamanda, tabii ışığı büyüten bir yer de... Işığa koşan kelebekler gibiyiz hepimiz... Hem kendi ışığımızda çoğalıyoruz, hem aydınlandıkça çoğalıyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ve o ışıktan aldığı güçle o toprakta büyüyen ekin der ki:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bu yola düştüğümüzde, rehberimiz bir düştü! Düşümüz önümüze düştü, biz de ardına düştük.&lt;br /&gt;Bir de baktık, ne çok düşmüşüz... Ne çokmuşuz, ne çoğalmışız. Ne çok insanmışız. Ne çok düş kurmuş, ne çok yola düşmüşüz. O düşler için neler neler yapmışız. Küçük bir mola verip de ardımıza baktığımızda bu kez hem ardımıza düşenleri, hem de ardımızdan düşenleri gördük.&lt;br /&gt;Şimdi önümüze bakıyoruz, ardımızı ve ardımızda bıraktıklarımızı unutmadan...&lt;br /&gt;Yürüyoruz, duruyoruz, koşuyoruz. Ama hep üzerine bir şeyler koyuyoruz. Düşlerimiz büyüyor, bütünleşiyor çoğalıyor... Tıpkı yaptıklarımız gibi... Ama yapmadıklarımız, yapamadıklarımız da var. Önümüzde duruyor onlar. Adına "düş" diyoruz önce... Sonra gelişiyor bir "proje" oluyor. Projelerimizin bir bölümü ise artık "gerçek"...&lt;br /&gt;En büyük proje "yaşamak"... En büyük proje "üretmek"... En büyük proje "yaşamı üretirken öğrenmek ve varmak insana"&lt;br /&gt;Biz buradayız... Düşlerinizle, düşüncelerinizle, üretimlerinizle... Sizleri bekliyoruz... Biliyoruz; geleceksiniz!..."&lt;br /&gt;&lt;/i&gt;&lt;/font&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKJB6WGaI/AAAAAAAAAz8/HgYesD4soOM/s1600/gumaka03.jpg"&gt;&lt;img style="margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 350px; height: 263px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKJB6WGaI/AAAAAAAAAz8/HgYesD4soOM/s400/gumaka03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497569289128253858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt; Şu sırada burada; Gümüşlük Akademisi’nde "ortaklaştırılmış" bir büyük "düş" var. Buradakiler hep onu görüyorlar. Burada, Bodrum’da bir "kent müzesi" oluşturmak. Yitenlerin yitmekte olanların yaşamın içinde olduğunu, yitmediğini göstermek üzere, şimdiye kadar gerçekleştirilen tüm üretimlerden ve onların yarattığı kültürden oluşan. Ve o müzenin de içinde olduğu bir "enstitü" kurmak. Bugünden yarına uzanan. Bir ucundan tutmaya değmez mi sizce...Bir düşünün isterseniz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKJrO_nWI/AAAAAAAAA0E/-0eGoP_HagA/s1600/gumaka04.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 283px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKJrO_nWI/AAAAAAAAA0E/-0eGoP_HagA/s400/gumaka04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497569300220714338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;05/01/2008&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5797899560632593063?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/5797899560632593063/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=5797899560632593063' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5797899560632593063'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5797899560632593063'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2008/01/edebiyatn-sanatn-felsefenin-mekan-bir.html' title='Edebiyatın, sanatın, felsefenin mekanı bir &quot;unutma bahçesi&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtKIb5TeJI/AAAAAAAAAzs/wrUELWMXr_k/s72-c/gumaka01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5013251447788099623</id><published>2007-12-29T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-24T13:12:20.742-07:00</updated><title type='text'>İnatla inanmıyoruz!...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sanatı ve sanatçıyı "küstürmemek" gerekiyor. Hele "tiyatroyu ve tiyatrocuyu" asla.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;SÜREKLİ&lt;/span&gt; okuyanlar biliyor. "Yol'cu"nun yolculuğundan yola çıkarken yazdığım bu yazılarda "yerlerden, mekanlardan, olaylardan, insanlardan, kurumlardan" söz ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı yılın son yazısı. Bu yıl bitmeden size bir "kurum"dan söz etmek istiyorum. Çünkü 2007 o kurumun 45. yılını geride bıraktığı bir yıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtITztdtEI/AAAAAAAAAzU/crtBkbBFHhs/s1600/belali1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 375px; height: 250px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtITztdtEI/AAAAAAAAAzU/crtBkbBFHhs/s400/belali1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497567275271435330" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan söz ediyorum. Bir "özel tiyatro" olarak, tiyatro geçmişimizin en önemli ve değerli kurumlarından birisinden söz ediyorum. Bir anlamda şimdiden "tarih" olmuş bir yapıdan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönem sık sık Ankara'da oldum. Her defasında kafamda "bu kez bir oyununu izleyeyim" düşüncesi olurdu. Çoğunda olmadı; yalnız birinde onlarla buluşabilmeyi başardım bu yıl. "Belalı Aile" adlı oyunlarının son temsiliydi o cuma gecesi izlediğim oyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir Caddesi'ndeki Ankara Sanat Tiyatrosu'nun merdivenlerinden aşağıya inip fuayesine girdiğimde, eski dostlarla karşılaşmış gibi oldum. Herkes oradaydı. Bir dönem İstanbul Şehir Tiyatroları da Harbiye'de aynısını yapmıştı. Sarıyer'deki belediyeye ait tiyatro salonunun merdivenleri ve boş olan her duvarlarında da aynısı vardı. Tüm tiyatrocularımızın resimleri. Onlar şimdi aramızda olmasalar da "kendi" mekanlarında duruyorlar hep "oraları" bekliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yıkılmasına karar verilmiş olan Harbiye Şehir Tiyatrosu biraz da onların yok olması demek değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben o sahnede Münir Özkul'u izlemiştim. Onun tiyatroya dair meşhur "tiradı" orada birinci elden dinlemiştim. Birileri "rant" adına o replikleri oradan söküp çıkarmaya çalışsa da o tiratta söylenen sözler hâlâ oradalar. Hâlâ duruyorlar, Onları oradan çıkarmak mümkün mü? Değil! Çıkmıyor da zaten!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte AST da aynısını yapıyor: "Zaman"a değil, "rant"a, "tüketim" kültürüne, "reklam"a ve "medya"ya direniyor. 45 yıldır orada ve daha nice yıllar orada duracak. Çünkü izlediğim o oyundaki o genç insanların gözlerinde bu istek, bu direnç, bu inat var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtIUIAP_RI/AAAAAAAAAzc/0nF-RIe1Dkg/s1600/belali2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 235px; height: 176px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtIUIAP_RI/AAAAAAAAAzc/0nF-RIe1Dkg/s400/belali2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497567280718937362" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girer girmez her zaman olduğu gibi, yine bir tür "sahiplenme" ya da "aidiyet" duygusunu yaşadım iliklerime kadar. Sanki burası bu mekan benimdi; bana aitti. İsterseniz şöyle deyin: Ya da "ben" ona aittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminim pek çok insan benzer duyguları yaşıyordur. Yoo, hayır kınamayın bizi. "ne oluyor, siz kimsiniz" demeyin! Öyleydi gerçekte de! Öyledir de. Çünkü kurumlar onların varoluş nedeni olan insanların, onlardan yararlananlarındır. O kurumların sahipleri, yöneticileri, çalışanları kadar o kurumlardan hizmet alanlar, orada bir işini görenler, ondan bir şekilde bir şey öğrenenlerindir bana göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu yaşıma kadar hep böyle düşündüm. Belki "geri"liğim, "arkaik"liğim, hatta moda deyişle söyleyeyim "çağdışı"lığım, "uyumsuzluğum" da bundan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu şimdinin "yöneticileri", "iktidar" sahipleri, "işlerin başında olanlar ve karar alanlar" anlamıyorlar. Onun için "özelleştirmek", "satmak", "yıkmak", "yok etmek", "değiştirmek" onlara bir "oyun" gibi geliyor. Onun için; hepimiz için ve hepimiz adına mülkiyet tescili devlete ait olan, yani "tapusu devlette bulunan" her şeyi satabiliyorlar. Çünkü onlar kendilerini bir şeylere bir yerlere ait hissetmiyorlar. Dahası onları da kendilerini saymıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtIUcwiQqI/AAAAAAAAAzk/zBATI6pHttw/s1600/belali3.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 350px; height: 233px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtIUcwiQqI/AAAAAAAAAzk/zBATI6pHttw/s400/belali3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497567286290170530" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Okullarınızı düşünün; onlar sizindir. Ne devletin, ne öğretmenlerindir. Onlar oradan gelir geçerler ama oraları hep sizin olur, sizin kalır yaşamınızın sonuna kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hizmet aldığınız sağlık ocakları, hastaneler de sizindir. Hatta sahibi kim olursa olsun, köşedeki bakkal, okuduğunuz gazete "sizin"dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte AST da benim için öyledir. Sevgili Rutkay Aziz belki kızacak bu sözlerime ama öyledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl 1978-79. İstanbul'a kış bitmeden turneye gelmiş AST bir oyun için. Oyununu yine onlar kadar gibi kurum olmuş bir yerde, "Kenterler Tiyatrosu"nda oynayacaklar. Oyunun sahnesini yerleştirmişler, bir sonraki oyunlarına çalışıyorlar, fuayeye attıkları masada. Ziyaretlerine gidiyoruz, "İstanbul Üniversitesi Tiyatro Topluluğu" üyeleri olarak. ,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Biz geldik" diyoruz. "Sizleri ziyaret etmek ve hoş geldiniz" demek istiyoruz diyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ünlü oyuncularla birlikte "Metin Balay" da var aralarında. Henüz 19-20 yaşlarında. Onunla iyi anlaşıyoruz. İyi ve parlak bir öğrenci. ODTÜ'nün "fen puanı"yla girilen güzel yerlerinden birisine girmiş. Ama "tiyatroya sevdalı". O yıl vazgeçip Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Tiyatro bölümüne kaydını yaptırmış. Yandan biraz "Brecht"e benziyor. En gözde tiyatrocu Brecht. Ona benzemek ise çok daha önemli. Tiyatrodan söz ediyoruz, uzun uzun. Sonra akşamında oyunlarını izliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada başlayan muhabbetimiz yazın başında ODTÜ Tiyatro Şenliği'nde de sürüyor. Onlar orada çalıştıkları oyunu oynuyorlar. Biz de kendi yazdığımız "Kurşun Zehirlenmesi" adlı oyunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim oyunun sahnesinin tepesindeki "Bu işyerinde grev vardır" pankartına takılmışlar. "Devrimci, tiyatroyu", "Politik tiyatroyu", "Ajitprop Tiyatroyu", "Sokak Tiyatrosu"nu tartışıyoruz sabahlardan akşama kadar, AST'ın gençlik ekibini üyeleri, oyuncu arkadaşlarımızla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle bir kurum AST. 45 yıldır önce varolmayı başararak, asıl işleri olan tiyatrodan ve sanattan ödün vermeden, doğruları söylemeyi, yanlışlara yanlış demeyi sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim adıma da, benim için de yapıyor. Bunu yaparken izleyicisi dışında kimseye "eyvallah" etmiyor. Onu var edenler bir çok ödünler veriyorlar bu dönemde bunu biliyorum. Ama her şeye karşın onlar yani bizler, izleyiciler, onu destekleyenler olmasaydı bence "var" olamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tiyatronun yönetmeni Rutkay Aziz AST'in sitesinde 45 yıla dair yazarken "Dahası 'ben', 'bizi' anlatmakta zorlanıyorum" diyor. Bence bu yüzden. Sonra şu saptamaları yapıyor ve geleceği şöyle tanımlıyor Aziz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ve sanki insanlık çığırından çıktı! Saldırgan, barbar, sömürücü güçler, doymak bilmez bir açgözlülükle yeni bir dünya haritasını çizmenin peşindeler. Küresel ısınma tehditlerinin boyutu dehşet verici biçimde gözlenirken, paylaşmacı saldırganlar açıkça adını petrol ya da su savaşı olarak koymasalar da kan emici rüzgarlarını güzelim halklar üzerinde büyük bir iştahla estiriyorlar. Fırtına esecek günleri, umutla beklemek de bizlere düşüyor.İnsanoğlunda ölen en son şeyin umut olduğunu bilerek ve üstelik salt umutla ve beklemekle yarınların da gelmeyeceğini bilerek"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Radikal'le yaptığı söyleşiyle "Tilbe Saran"ın dediği gibi, ya da ancak öldüğünde manşetlere taşınan "Savaş Dinçel"in dramındaki gibi "yalnız kalmaktan" yakınıyor Rutkay Aziz ve açıkça söylemekten çekinmiyor benim o akşam yarısına kadar bile dolu olmayan salonda hissettiklerimi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kimi zaman yalnızlığın derin acısını duyuyoruz. İçimizi hüzün sarıyor, kimi oyunlar ise , kimi zaman hak ettiği alkışlardan yoksun kaldığı için, oyun size küsüyor, biz oyuna"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanatı ve sanatçıyı "küstürmemek" gerekiyor. Hele "tiyatroyu ve tiyatrocuyu" asla. Çünkü onlar "toplum" olmanın da "birey" olmanın da "garantisi". Aynı zamanda da "sigortası". O sigortalar attığında ne birey kalıyor, ne de toplum.Bunu herkesin bilmediği açık. Yaşadıklarımızdan bu sonucu çıkarmak çok kolay. Şöyle bir çevreye ve olan bitene bakmak yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle Coline Serreau'nun yazdığı "Belalı Aile"de oynayan, çoğu ilk kez izlediğim, o "AST"lıların oynarken sergiledikleri "güzelliğe" ve az sayıda seyircinin alkışlarına karşılık verirken gösterdikleri "içtenliğe" burada bir kez daha teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da sözlerimi onun sözleriyle bağlıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ama sahnenin bitmez tükenmez sınır taşımaz uğraşı yine onurlu, soylu biçimde sürmeye devam ediyor. Yere göğe koyamadığımız değerler alt üst olurken, değişim ve yenilenme adına akıl almaz pespaye yaklaşımların baş tacı edilip, her şeyi alkışlayanlar her şeye kahkaha atanlar topluluğunun işgali altında günü gün etme, benden sonrası tufan anlayışının egemenliğinde, biz kendimizi değişmezliğin hücrelerine mi tıkadık acaba? Hayır. Sanmıyoruz. Ötesi, inatla inanmıyoruz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de inanmıyorum, ama sizlerin de inanmamanızı istiyorum. Çünkü AST'lar öyle kolay kolay ortaya çıkıp, kolay kolay 45 yılı geride bırakmıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29/12/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5013251447788099623?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/5013251447788099623/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=5013251447788099623' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5013251447788099623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5013251447788099623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/12/inatla-inanmyoruz.html' title='İnatla inanmıyoruz!...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtITztdtEI/AAAAAAAAAzU/crtBkbBFHhs/s72-c/belali1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2186493825762200259</id><published>2007-12-23T12:56:00.001-08:00</published><updated>2007-12-23T13:06:14.620-08:00</updated><title type='text'>“Fark etme, anlama, öğrenme ve biriktirme”</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bir ay sonra yeniden birlikteyiz işte.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bir önceki “bilgi notu”mda “Geliyorum. Gidiyoruz” demişim.&lt;br /&gt;İsterseniz Sezar’ın söylediği gibi söyleyeyim: &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Veni, Vidi, Vici.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yani &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;“Geldim, gördüm, yendim!”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle değil. “Geldim, gittim.”&lt;br /&gt;“Yenmedim” yani. Çünkü yenecek bir şey yok. Yaşam akıp gidiyor. Üzerimize aldığımız, kendi kendimize verdiğimiz sorumlulukların peşinde “geliyoruz ve gidiyoruz.”&lt;br /&gt;Yaşam zaten bundan ibaret!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, “geldim ve gittim”.&lt;br /&gt;Ama bu sefer “Yol’cu”suzdum.&lt;br /&gt;Başka bir deyişle “Yol’cu” Manisa’da “Barış Alanı”ndaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ise yine yollarda ve işlerin ardında.&lt;br /&gt;21 Kasım sabahı “puslu” bir Ege gününde ayrıldım Manisa’dan. İstanbul’un yoğun trafiğiyle cebelleşmeye başladığımda “gece” olmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;Gündüz ve gece fark etmiyordu; trafik açısından. Her zaman “yoğun”, her zaman “tıkalı”ydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı “kapitalizm” gibi. Eğer “elde edeceğin bir rant” yoksa her zaman “mağdur”u oluyorsun bu hareketliğin, ya da daha doğru bir deyimle “hareketsizliğin”.&lt;br /&gt;Ama aynı zamanda eğer bir elde edeceğin bir “rant” söz konusuysa bu durum kazancını katlamanı sağlıyor. Üstelik yalnızca sen değil, bu süreçle hiç ilgisi olmayanlar da sana kazandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazanmak istemediğim gibi birilerinin kazanmasına “yol açan” da olmak istemiyordum.&lt;br /&gt;Onun için her türlü “tıkanıklık”tan kaçıyordum.&lt;br /&gt;Ama insan “kendisinden kaçamıyor.” Hele hele kendini bir şekilde bazı işlerin “sorumlusu ve görevlisi” olarak tanıtınca bu mümkün değil.&lt;br /&gt;Onun için yeniden”İstanbul”daydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayın son günü ve gelen ayın ilk gününe yayılmış İstanbul Barosu’nun “Sağlık Hukuku Sempozyumu”nda bir konuşmam vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’dan uzaktayken eksik bıraktıklarımı tamamlarken, bir yandan da bu sempozyumdaki “konuşmam ve sunumumu” düşündüm. Önümde iki seçenek vardı: İlk seçeneğim izleyenleri heyecanlandıracak ve korkutacak, biraz da “sansasyonel” bir sunum yapmaktı. Herkesin hoşuna gideceğinden emindim. Epey ses de getirirdi. Ama bu, “tarz” olarak acaba bana uyar mıydı. Bunu çok düşündüm. Konuyla ilgili bazı arkadaşlarımla tartıştım.&lt;br /&gt;İkincisi ise “bilgi aktarımı”na dayalı “klasik” ve “benim her zaman yaptıklarıma” benzer bir sunum seçeneğiydi. Bu kolaydı ve hemen yapılabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararsızlığımı aşmama duyduğum bir haber yardımcı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adımı vermese de Sağlık Bakanı bir televizyon söyleşisinde benden söz etmişti.&lt;br /&gt;Dahası bilgisizliğini ortaya koyan bu sözlerine HAYAD yaptığı resmi açıklamayla bir yanıt vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.hayad.org.tr/content/view/203/2/"&gt;Şöyle diyordu HAYAD:&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“TV8'de 28.10.2007 tarihinde yayınlanan “Bunu Konuşalım” adlı programa Sayın Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ katılmıştır. Seyircilerin bir sorusu üzerine HAYAD ile ilgili yanlış bilgiler vermiştir.&lt;br /&gt;HAYAD kurucuları arasında "doktor" bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;Ancak; HAYAD üyeleri arasında "sağlık personeli" vardır ve de olmaları yadırganmamalıdır. Hasta hakları örgütlenmeleri "doktor" karşıtı örgütlenmeler değildir, olamazlar da.&lt;br /&gt;Hele de sayın bakan'ın "HAYAD KURUCULARI ARASINDA TTB AVUKATLARI VARDIR" şeklindeki ifadesi tamamıyla gerçek dışı olup, HAYAD'ı kamuoyuna ve TV8 izleyicilerine yanlış tanıtmaya yönelik açık bir karalamadır.&lt;br /&gt;1997 yılından bu yana faaliyet gösteren derneğimiz, toplum bilincinin geliştirilmesi, hasta haklarının tanınması duyarlılığın arttırılması için çok sayıda etkinlik yapmış ve yapılan etkinliklere katılmıştır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakanın bu konuda olduğu gibi başka konularda da bilgi eksiklikleri vardı. Daha doğrusu kamuoyuna yönelik yanlış bilgilendirmeleri vardı. İşte onları ortaya koymam gerektiğini düşündüm. Sağlık Bakanlığı’nın  sanki kendi düşünceleriymiş gibi sundukları “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın gerçek yüzünü ortaya koymaya yönelik bir sunum yapmaya karar verdim. Çünkü zaten sunumumun başlığı “Sağlıktaki Değişikliklerin Sağlık Hakkına Etkisi”ydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldukça olumlu tepkilerin ve geri dönüşlerin olduğu bir sunumdu.&lt;br /&gt;Salondaki yüze yakın izleyici etkilendi. Baronun sayfasında &lt;a href="http://www.istanbulbarosu.org.tr/Detail.asp?CatID=1&amp;amp;SubCatID=1&amp;amp;ID=3082"&gt;haberi&lt;/a&gt; de yapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sempozyumun ikinci günü akşamında sempozyumu düzenleyen komisyonun verdiği Baro yöneticilerinin de katıldığı yemekte konunun sempozyumda gündeme gelmeyen yönlerini konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O haftanın içinde dernekle ilgili çalışmalar vardı.&lt;br /&gt;Tabii ki “Sanat ve Kültür”ün beşiği olan İstanbul’da olmanın avantajlarından da yararlanmayı ihmâl etmedim. Sinemalarda oynayan filmler ve artık kışın gelmesiyle birbirinin ardı sıra yapılan “film festivalleri”ndeki filmleri kaçırmamaya çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi Üniversitesi “İnsan Hakları Merkezi”yle sürdürdüğümüz çalışmalar konusundaki görüşmeler, buluşmalar, konuşmalar da bu hafta içinde gerçekleşti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra 4 günlük “Ankara” yolculuğu girdi araya.&lt;br /&gt;Bunun ilk gününde Sağlık hakkı hareketi Derneği adına, Birleşmiş Milletler tarafından ortaya konulan ve Türkiye’nin de 2002 yılında imzaladığı “Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi”yle ilgili bir “alternatif rapor” hazırlamaya yönelik bir etkinliğe katıldım.&lt;br /&gt;Güzel ve benim için öğretici bir toplantıydı. Ama aynı zamanda önemli katkılarda da bulunduğum bir toplantı oldu.&lt;br /&gt;Ertesi günü “Eksi Onsekiz Medya Grubu”nun yaptıklarıyla ilgili bir basın açıklamasını izledim. Çocuklar tek kelimeyle “muhteşem”diler. Neler olduğunu yandaki “gezerken” yazılarını tıklayarak öğrenebilirsiniz.&lt;br /&gt;Son iki günde ise konu “HIV+ ve AIDS”ti. Ulusal AIDS Komisyonu’nun çalışmaları bağlamında yapılan bu iki günlük etkinlikte yine SHHD adına olması ve yapılması gerekenleri ortaya koymaya çalıştım. Ne kadar anlaşıldı, onu bilmiyorum. Ama benim “anlatma” noktasında bir sıkıntım olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’a geri döndüğümde programda birbirinin içine giren çok sayıda etkinliğin olduğu bir hafta sonu söz konusuydu. Katılmam gerekenleri değil de “en önemli” olanı saptama ve ona katılma anlamında epey zorlandım.&lt;br /&gt;Sanırım başardım. Benim dışımdaki zorunluluklarla, kendi kendime koyduğum zorunlulukların dengesini bulmaya çalıştım. Sonuçta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki “Yoksullukla Mücadele Ağı” toplantısı, “Yeşillerin Partileşme Süreci”, “78’lilerin Geleneksel Yemeği” bu hafta sonunun katıldığım etkinlikleri oldu.&lt;br /&gt;Tabii ki katılamadığım bir çok etkinlik vardı. Bir gün insan “ışınlanmayı” ya da “klonlanmayı” başarırsa bu tür sorunları da yaşamayız sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime “hazırlanmak” için verdiğim bir günlük moladan sonra tam “26” gün sonra “Yol’cu”yla yeniden buluştuk. Manisa’daki bu buluşmanın ardından uzun sürmeyen “tek mola”lık bir yolculuktan sonra Bodrum’a “Gümüşlük Akademisi”ne ulaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağustosun 12’sinden Aralığın 22’sine kadar geçen 4 ay 10 günden sonra sevgili Ahmet ve Latife her zamanki “dostça merhaba”larını eksik etmediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta da dediğim gibi şimdi, okuma, yazma ve biriktirme dönemi.&lt;br /&gt;Bir anlamda “kuluçka” ya da “kış uykusu!”&lt;br /&gt;Ama uyunmayan, bir “devingenliğin” ve  başka türden “üretkenliğin” söz konusu olduğu bir dönem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek paylaşımımızda bunların ne kadar “gerçek” ne kadar “doğru” olduğunu birlikte göreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer merak ediyorsanız, izleyebilirsiniz.&lt;br /&gt;Her şey açık, her şey aleni. Çünkü yapılanlar “hepimiz” için...&lt;br /&gt;“Yolculuk sürüyor!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-2186493825762200259?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/2186493825762200259/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=2186493825762200259' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2186493825762200259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2186493825762200259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/12/fark-etme-anlama-renme-ve-biriktirme.html' title='“Fark etme, anlama, öğrenme ve biriktirme”'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-370493464519160766</id><published>2007-12-22T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-24T13:03:55.578-07:00</updated><title type='text'>Manisa'da bir "Barış alanı"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Kentlerimiz elden çıkıp gidiyor. Kentlerimiz yaşanılamaz duruma geliyor. Kentlerimiz elden giderken, kentlerimizi yönetenler ne yapıyor. Sürekli mazeret üretiyor."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BU SÖZLERİN&lt;/span&gt; sahibinin adı "Mustafa Pala". Kendisini Manisa'da tanıdım. Manisa'da oluşturmaya çalıştığımız "Manisa Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Derneği"yle ilgili çalışmalar sırasında karşılaştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"YOL'CU"nun konakladığı "Barış Alanı"nın kurucusu, oluşturucusu, aktif ve aktivist bir insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yazar, bir düşünce ve eylem insanı. Çok farklı bir "özel girişimci". Girişimlerini "kamu adına" yapmaya çalışıyor. İnsanlar için uğraşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternette bulduğum biyografisinde şöyle yazıyor: "Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi İşletmecilik Kooperatifçilik Bölümü mezunu. Köy-Koop Manise Birlik Genel Başkanlığı, Köy-Koop Merkez Birliği Yönetim Kurulu üyeliği ve Tariş'te bakanlık murakıplığı görevlerinde bulundu. Manisa Tarzanı'nın yaşam öyküsünün filme alınması konusunda çalışmalar yaptı ve sonuçta Manisa Tarzanı filminin çekimi gerçekleştirildi. 'Kent Kooperatifçisinin Kitabı' ile 'Bir Kent Kooperatifinin Özgün Öyküsü-Anadolu Sentezi' adında iki kitabı var. Manisa Birlik Genel Başkanlığı, Manisa Kültür ve Sanat Kurumu Başkanlığı görevlerini halen sürdürüyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplarından haberim var. Ama örnekleri elimde yok. Yani okuma fırsatım olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisiyle yaptığımız iki saate yakın sohbetten ve Manisa'da yerel yayın organlarında yazdığı yazılardan edindiğim bilgilere göre, mevcut koşullar içinde bile, pek çok yerde yaşadığımız "çarpık kentleşme"nin aksine "farklı bir yaşama mekanları ve biçimi" yaratılabileceğini savunuyor. Savunmakla kalmıyor; gerçekleştiriyor da. Yaptıkları ortada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtGsePJqAI/AAAAAAAAAy8/0zrxr4zXbdc/s1600/oncusite01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 370px; height: 283px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtGsePJqAI/AAAAAAAAAy8/0zrxr4zXbdc/s400/oncusite01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497565499980621826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezip dolaştığım, yaşadığım yerlerde, bir çok "konut kooperatifi" ya da "kooperatif konutu" gördüm; kışlık, yazlık, kentsel alanlarda, sayfiye yerlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama içinde kooperatifin ortak mülkiyeti olan bir "kütüphanesi", bir "özel toplantı salonu", bir "tiyatro sahnesi", "çeşitli atölye ve işlikleri" olan bir "özel kültür merkezi" olan site görmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet havuzları, tenis kortları, spor alanları, kafeleri, lokantaları olan çok sayıda site ve özel konut alanları var. Ama oralarda yaşayan insanın "aklına, düşüncesine, bilincine" yönelik "özel" düzenlemeler yapılmış olanları hiç görmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun bir aya yakın zamandır durduğu "Barış Alanı"ndaki "Öncü sitesi"nde bunların hepsi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası da var: Mülkiyeti kooperatif ortaklarının ve orada yaşayanlarının tümüne ait olan ortak kullanım alanlarında kendi hallerine gezen, ördekler, kazlar, hatta "tavuskuş"ları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her boş alanda yeşille uyum içinde "çağdaş heykeller" var. Duvarların estetiğini sanatsal üretimler oluşturuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Pala yıllar önce bu işe başlamış. Önce bu alanın bir "kent yerleşim alanı" olarak belirlenmesine uğraşmış. Başarmış. Sonra bir çok kooperatif kurulmasına destek olmuş. Sayısını sormadım ama çok sayıda kooperatifin oluşturduğu siteler var, Barış Alanı'nda. Sağlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisi de bulduğu insanlarla bu siteyi yapmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde "küçük konut"un geleceğin konut modeli olacağı düşüncesiyle "küçük konutların olacağı" evlerde yapılan bir çok hizmetin merkezi olarak ve birlikte sağlanacağı "konut"lar üzerine çalışıyor. Dahası bu konutların çevreye en az olumsuz etkide bulunmasını istiyor. Kendi enerjisini, en az zararlı ve en doğal yollarla kendisi üretmeyi kafaya koymuş. Kullandığı sudan, belirli bir sistem içinde bir damlasını heba etmeden yararlanmayı düşünüyor. Her şeyi dönüştürerek, sonsuza kadar kullanmaya çalışan bir "model kent yaşam alanı ve mekanı" üretmeyi düşlüyor. Bu amaçla yazılar yazıyor insanlarla konuşuyor, onları düşüncelerine ortak etmeye çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtGsYK9Z0I/AAAAAAAAAzE/4fKTbeV-GuA/s1600/oncusite02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 341px; height: 290px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtGsYK9Z0I/AAAAAAAAAzE/4fKTbeV-GuA/s400/oncusite02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497565498352428866" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bunları yaparken yalnız daha güzel mekanlarda ve daha çağdaş biçimde yaşamayı yeterli bulmuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O "Kentleşme ve kentlileşme önemli, kentleşme ve kentlileşmeyi beceremediğimizde, demokrasinin de işlemeyeceğini havasız susuz yaşayamayacağımızı bildiğimiz kadar biliyoruz. Demokrasiyi önce yerelde, sonra genelde işletmeyi öğreneceğiz. Yerelde beceremezsek genelde becerme şansımız hiç olmayacaktır. Tartışarak karar üretmeyi, ürettiğimiz kararlara tartışmasız uymayı öğrendiğimiz an, sağlıklı kentleşmenin, kentlileşmenin ve işleyen bir demokrasinin de yolu açılmış olacaktır" diyerek kentleşmenin aynı zamanda "demokrasi"yi egemen kılmanın da bir yolu olduğunu da düşünüyor. Amacı daha demokratik bir toplum haline gelmemiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Yunan ve özellikle Atina'nın "site devletleri"nin "demokrasi"nin hem de "doğrudan olanı"nın çıktığı yerler olduğunu düşününce, insan ister istemez "belki de olabilir" diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "demokrasi" için önce "uzlaşabilme bilinci" gerekli. Bu "kentte yaşamak" için de olmazsa olmaz unsurlardan birisi bu bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi "kültürel farklılıkların ve eğitim eksikliğinin" yarattığı sorunları çeşitli örneklerde yaşadığını Mustafa Pala'da söylüyor yazılarında bunları tartışıyor ama, kentsel alanda yaşamanın bu anlamdaki farklı bir "kültürü" yaratacağı, bir ölçüde de olsa "güncel pratik"ten giderek gerekli eğitimi sağlayacağı düşüncesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtGslplKSI/AAAAAAAAAzM/1H438ranW8Y/s1600/oncusite04.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 354px; height: 244px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtGslplKSI/AAAAAAAAAzM/1H438ranW8Y/s400/oncusite04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497565501970524450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuramsal yaklaşımlar çok farklı olabilir. Ama beni saran ve bunu incelemeye ve izlemeye yönelten temel neden "somut yaşamda" ortaya çıkanlar. Geri kalanı bence "laf".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok "laf"tan iş çıkmıyor. Ama ortaya çıkan her işten bir çok "laf" çıkartmak mümkün. Onun için Mustafa Pala'nın ardından olumlu olumsuz çok laf ediliyor bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne demişler "meyve veren ağaç taşlanıyor". Tabii ki amaç "meyveleri düşürmek ve yemek", yani onlardan yararlanmak. Mustafa Pala'nın buna itirazı yok. O "iş yapmaya" devam ediyor. Deneyimleri ve ortaya koyduklarından bence "öğrenecek" çok şey var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22/12/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-370493464519160766?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/370493464519160766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=370493464519160766' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/370493464519160766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/370493464519160766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/12/manisada-bir-bars-alan.html' title='Manisa&apos;da bir &quot;Barış alanı&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtGsePJqAI/AAAAAAAAAy8/0zrxr4zXbdc/s72-c/oncusite01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-8522176120790978705</id><published>2007-12-15T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-24T12:55:46.420-07:00</updated><title type='text'>"Biz bu ülkenin geleceğiyiz..."</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Öyle yılda bir "çocuk bayramlarında" ya da "işimize geldiği zaman" değil; yaşadığımız, içinde yer aldıkları ya da bugün ya da yarın doğrudan etkilenecekleri tüm süreçlere, onları "gerçekten" katmamız gerekir.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YANDAKİ&lt;/span&gt; resimde gördüğünüz genç delikanlının adı Onur. Tam adı Salih Onur Musaoğlu. Ankara'da yaşıyor. 15 yaşında; bu yıl lise 1. sınıfta okuyor. Üç kardeşin ortancası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtErBnfaAI/AAAAAAAAAyc/h1zX73422BA/s1600/onurmusaoglu.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 280px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtErBnfaAI/AAAAAAAAAyc/h1zX73422BA/s400/onurmusaoglu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497563276094957570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Gündem: Çocuk! Derneği"nin çocuklarla sürdürdüğü, çocuklar ve çocuk haklarına saygılı bir medya çalışmasını yürüten "Eksi Onsekiz Medya Grubu"nun bir üyesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 Aralık Çocuk Yayıncılığı Günü nedeniyle, onun da aralarında yer aldığı grubun bu güne dikkat çekmek ve ürettikleri "belgesel" ve "gazete"yi sundukları basın toplantısına ben de BİA adına katıldım. Çünkü "YOL'CU"suz yolculuğumun ara konağı bu defa "Ankara"ydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunalı Hilmi Caddesi'ndeki, Tunalı Otel'de yapılan toplantı başlamadan önce orada erken olmanın avantajını kullandım ve Onur'la küçük bir söyleşi yapmak istedim. Sevinerek kabul etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleşiyi olduğu gibi yazmak yerine; onun bu söyleşide bana söylediği bence çok anlamlı bazı cümleleri sizlere buradan duyurmak istiyorum; çünkü yeterince açık ve net:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Bazı olaylarda 'çocuk istismarı' olabiliyor. Göze bant çekmeyebiliyorlar, adını açıkça yazabiliyorlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Bu o kişinin hem şimdiki durumunu hem de geleceğini etkiliyor. Bu da çocuklar açısından 'kötü bir durum' oluyor"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Çocuklar kötü bir iş yapınca bize geliyorlar ama iyi bir iş yapınca çok yayınlamak istemiyorlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Daha geniş haberleri olduğu için çocuklara çok yer verilmiyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Bazen çok objektif bir şekilde vermiyorlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Çocukları eğitim vermek gibi bir amaçları yok."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ben olsaydım çocukları 'istismar edecek' haberler yazmazdım. Onların haklarını ihmâl etmemek için sonuna kadar çalışırdım. Çünkü 'o da' bir insan."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Aldığımız eğitim yetersiz. Eğitimsiz olmaz. Onun için eğitime çok önem verirdim. Ben gazeteci olsaydım, çocukları eğiten yayınlar, programlar yapardım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Çocuklar büyüklerinden şiddet görüyor. Bunun haberini yapardım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Çocukların sportif etkinliklerini, başarılarını sergileyen haberler verirdim."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Biz bu ülkenin geleceğiyiz. Bu ülkenin geleceğine yönelik konularda bizlerin de düşüncesi alınmalı, bizler de işin içine katılmalıyız. Zaten bunu yapamazsak biz bu ülkenin parçası olamayız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Tüm çocuklar bu konulara bizim kadar duyarlı değil, ama bunun nedeni de bence veliler, anne babalar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onur daha sonra basın toplantısı bölümünde büyük bir içtenlikle "eksionsekiz" adlı gazeteyi nasıl hazırladıklarını anlattı ve gazetenin içindeki yazıları tanıttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten dolu dolu bir içeriği olan, öz ve biçim olarak da gerçekten "gazete" olan bir gazete hazırlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetenin dördüncü sayfasında "Aşısızlıktan ölen 30 çocuk" başlıklı haber-yorumun altındaki imza da Onur'un. Şöyle ifade ediyor Onur düşüncelerini:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Doğu Anadolu'ya verilen hizmetlerin eksikliği çocuklara da yansıyor. 8 Kasım tarihli Doğu Express gazetesinden son bir buçuk yılda aşısızlıktan otuz çocuğun öldüğü haberini aldık. Böyle bir olayın söz konusu bile olmaması lazım. Bu hizmet eksikliği neden sadece Doğu Anadolu'da oluyor. Sanki Doğu Anadolu ülkemizin bir bölgesi değilmiş gibi davranılıyor yıllardır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteyi mutlaka bulup devamını okuyun. Ben yalnızca Onur'un son cümlesine burada yer vereceğim: "Bu ortam sağlanırsa zaten ne birisi ayaklanır, ne de savaş açar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtErSQ7x4I/AAAAAAAAAyk/XHw9tq3gVpw/s1600/aciklama.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 314px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtErSQ7x4I/AAAAAAAAAyk/XHw9tq3gVpw/s400/aciklama.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497563280563750786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün basın toplantısında masanın arkasında "basın açıklamasını okuyan ve sunuş yapan" 12 çocuk, pırıl pırıl 12 genç insan vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecanlarını, tavır ve davranışlarını orada olup da görmeliydiniz. Farkında bile olmadan onların heyecanlarına katılabilir, kendinizi onlardan birisi sayabilirdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptıkları işten duydukları onur ve gururu tavırlarından algılayabilirdiniz. Onların bu duyguları bende olduğu sizleri de alıp gençliğinize ya da başka bir yerlere götürebilirdi. Geçen zamana, yitirilenlere, bir daha geri gelmeyecek olanlara benim gibi hayıflanabilirdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzgün cümlelerle kendilerini ve meramlarını doğru bir şekilde ifade ettiklerini görebilir, kim bilir belki de bunu yapamayan "yüksek yerlerde oturan 'kocaman' insanlarla" onları kıyaslar, gördüklerinize şaşırabilirdiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onur diyor ki "bu ülkenin geleceği bizleriz, bizleri de yaşımıza bakmadan aranıza katmazsanız olmaz!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtErotQ-1I/AAAAAAAAAys/vKTr_kOXnlk/s1600/eksionsekiz01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 147px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtErotQ-1I/AAAAAAAAAys/vKTr_kOXnlk/s400/eksionsekiz01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497563286588160850" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları dinlememiz gerek; seslerini, düşüncelerini, tepkilerini ifade etmelerine olanak tanımamız gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle yılda bir "çocuk bayramlarında" ya da "işimize geldiği zaman" değil; yaşadığımız, içinde yer aldıkları ya da bugün ya da yarın doğrudan etkilenecekleri tüm süreçlere, onları "gerçekten" katmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarının, bugünün olumsuzluklarını taşımasını istemiyorsak, onların yarın bizleri "kınamasını, eleştirmesini, kızmasını", hatta bizlerin sıklıkla yaptığımız gibi "küfretmesini" istemiyorsak, yarınki dünyanın bu gün olandan daha güzel olmasını istiyorsak, bunların farkında olmamız ve önce kendimizden başlayarak değişmemiz gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basın Toplantısı'nda okudukları ve bizlere dağıttıkları "Benim Medyam" başlıklı bildirinin her cümlesi "medya" için büyük anlam taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete yayınlayanlar, radyo televizyon yayını yapanlar, internette herkesin ulaşacağı sayfalar hazırlayanlar, o cümlelerin her birini önlerine koymalı ve yaptıklarını bu cümlelerin ifade ettikleriyle değerlendirmeli. Yanlışlarını görmeli ve bunlardan vazgeçmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medyanın rolü önemli olduğu için medyadan başlamak önemli. Çünkü olumlu ya da olumsuz tutum ve davranışlarıyla "kamuoyu"nu medya oluşturuyor. Yanlışlar da doğrular da toplumun ortak tutum ve davranışlarına dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin onları göz önünde tutarak bir yayıncılık ve habercilik faaliyeti sürdürülmesini sağlayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtEsJ3GkxI/AAAAAAAAAy0/ph6iC1WjM0c/s1600/eksionsekiz02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtEsJ3GkxI/AAAAAAAAAy0/ph6iC1WjM0c/s400/eksionsekiz02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497563295487791890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eksi onsekizin ilk yayınlandığı "temmuz ayındaki" basın açıklaması videosunu izlemek için: linkini, çocukların söz konusu basın açıklamasında sundukları ve kendilerinin hazırladığı "aynı ama farklı, farklı ama aynı" adlı belgeseli izlemek için de linkini tıklayabilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15/12/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-8522176120790978705?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/8522176120790978705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=8522176120790978705' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8522176120790978705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8522176120790978705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/12/biz-bu-ulkenin-gelecegiyiz.html' title='&quot;Biz bu ülkenin geleceğiyiz...&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtErBnfaAI/AAAAAAAAAyc/h1zX73422BA/s72-c/onurmusaoglu.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-8905035450161420411</id><published>2007-12-08T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-24T12:57:10.065-07:00</updated><title type='text'>"Çok gövdeli bir ağacın ortak meyvesiyim."</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Orada olmalıydınız... Bir daha yapılırsa sakın kaçırmayın... Çok kültürlü bir olmanın keyfini, hazzını ve mutluluğunu bir kez tadarsanız, ne demek istediğimi anlayacaksınız..."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCRvE_SCI/AAAAAAAAAx0/YlMDUSGj3zA/s1600/ha-kar-bul-00.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 157px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCRvE_SCI/AAAAAAAAAx0/YlMDUSGj3zA/s400/ha-kar-bul-00.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497560642598422562" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YOL'CU'&lt;/span&gt;nun yolcusu bir süredir İstanbul'da. Ya da şöyle diyeyim: Yolculuğumun uğrak yerlerinden birisi de "İstanbul" oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'daydım ama yolculuğum sürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de Yeni Melek Gösteri Merkezi'nin bir koltuğuna oturduğum halde bir uçtan bir uca tüm coğrafyayı dolaşıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiz saat sürdü bu yolculuk. Ama Anadolu'nun, Trakya'nın neredeyse tüm kültürleriyle birlikte oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCS__eu0I/AAAAAAAAAyU/7tBwOjeOUV8/s1600/ha-kar-bul-04.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 143px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCS__eu0I/AAAAAAAAAyU/7tBwOjeOUV8/s400/ha-kar-bul-04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497560664318589762" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yenimelek'te bundan yaklaşık 30 yıl önceki bir başka yolculuğum aklıma geldi, koltuğuma oturduğum anda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yolculukta Ruhi Su vardı, Sümeyra Çakır vardı, Rahmi Saltuk vardı, Timur Selçuk vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir 14 Mart Sağlık Haftası etkinliğiydi, orada bir araya gelme nedenimiz. Sinop Kalesi'nde Yemen Çöllerine, Sarıkamış Allahüekber dağlarından, Çanakkale sırtlarına, Serez'e, Drama'ya, Diyarbakır'a kadar tüm yurdu dört dolanmıştık. İzleyen yaklaşık iki bin kişiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez de yine farklı kökenlere sahip bir o kadar insan vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sekiz saat boyunca ardarda sahne alan yüzlerce sanatçı, aydın, düşün insanı, şarkıcı, türkücü, müzisyen, oyuncu, ozan, aşık vardı orada...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların bir araya toplanmasının tek nedeni "koşar adım yol aldığımız bir çatışma ortamından" uzak olma isteğiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCR7mwSKI/AAAAAAAAAx8/rBiQF2cHuTc/s1600/ha-kar-bul-01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCR7mwSKI/AAAAAAAAAx8/rBiQF2cHuTc/s400/ha-kar-bul-01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497560645961271458" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'nun farklı yörelerindeki kültürlerin bir arada varlığını herkese göstermek için yıllardır yayıncılık yapan bir aydın Sevgili Özcan Sapan ve arkadaşlarının oluşturduğu "HALKLARIN DOSTLUĞU GİRİŞİMİ"nin; "Bizler farklılıklarımızla yanyana, kardeşçe, barış içinde, insanca ve onurumuzla yaşamak isteyen 'çoğunluğuz.' Anadolu, halkların kardeşçe yaşadığı bir cennet olabilecekken bizi cehennemde yaşamaya mahkûm etmek istiyorlar. Bunun için önce halkların kardeşliğine, dostluğuna saldırıyorlar. Zenginliğimiz olan farklılıklarımızı kullanarak aramıza kin ve nefret tohumları ekiyorlar" diyerek buna karşı duruşlarını, sanatla, kültürün çok renkliliğiyle, barışın evrensel dili müzikle göstermek isteyenlerin düzenledikleri bir etkinlikti "Dansları, müzikleri, renkleri, sesleri, sözleri ile Halkların Buluşması"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de özellikle orada onlarla birlikte olmak, içinde bulunduğumuz bu çok renkli, çok kültürlü coğrafyayı bir kez daha tüm güzelliğiyle yaşamak istedim. İyi ki de öyle yapmışım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir önceki gece İstanbul Barosu'nun "Sağlık Hukuku Sempozyumu" sonrası yediğimiz akşam yemeğinde, baronun yönetim kurulu üyelerinden ikisiyle yaptığım "küçük tartışma"da söylediklerimden ve savunduklarım "en canlı haliyle" karşımda duruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Keşke onlar da burada olsalardı ve sahnede olanı görüp, düşüncelerini bir kez daha sorgulasalardı" diye geçirdim onları izlerken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Herkesin farklı, ama herkesin eşit" olduğunu anlamak için insan aklının yeterli olması gerekir. Ama bazılarının bunu sanırım somut olarak yaşamaları, görmeleri gerekiyor. Ne yazık....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCSKeSeII/AAAAAAAAAyE/QD4vlsAkvpo/s1600/ha-kar-bul-02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCSKeSeII/AAAAAAAAAyE/QD4vlsAkvpo/s400/ha-kar-bul-02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497560649952295042" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sizlere o geceyi tüm ayrıntılarıyla anlatmam olanaksız. Orada olanların, o renkleri, o farklılığı bize gösterenlerin özelliklerini de burada sıralayamam. Ama; hem o çok kültürlülüğü somutlamak, hem de onların emeklerine duyduğum saygının gereği onların adlarını onların sahne alışlarına göre burada sıralamak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serdar Keskin, Keops, Hasan Sağlam, Dalepe Nena, Domane Dersim, Aka-Der Hasret Semah Ekibi, Birol Topaloğlu, Ali Nafile, Grup Nidal, Vova, Kaf Dağı Müzik Topluluğu, Havva Karadaş, Nurettin Güneş, Aka-Der Mozaik Dans Topluluğu, Grup Helesa, İlknur Yakuboğlu, Nevzat Karakış, İsmail Karaca, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar hem tek başlarına, hem gruplarıyla, hem de zaman zaman birlikte sahne aldılar. Türkçe, Kürtçe, Zazaca, Lazca, Gürcüce, Megrelce, Adigece, Abhazca, Ermenice, Rumca, Pontus Rumcası, Hemşince, Arapça şarkılar, türküler, bozlaklar, ağıtlar, kılamlar söylediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rengarenktiler: Hem söyledikleriyle, hem görünümleriyle, hem de tarzlarıyla... Çoktular: sazları, davulları, gitarları, flütleri, adlarını bilmediğim bir dolu müzik aletleriyle... Ama dile getirdikleri hep aynıydı: Çilerlerini, sıkıntılarını, yaşamlarını anlatırken bile aslında bir arada olmayı, dostluğu, kardeşliği, ayrılmazlığı anlatıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCSZDmJ7I/AAAAAAAAAyM/7foTa-drgXo/s1600/ha-kar-bul-03.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 210px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCSZDmJ7I/AAAAAAAAAyM/7foTa-drgXo/s400/ha-kar-bul-03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5497560653866870706" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gelince aklıma bu coğrafya da kaç tane böyle rengin yaşadığını merak ettim. İnternetten taradım. Karşıma 660 sayfalık dev bir çalışma çıktı: "Türkiye'deki Etnik Gruplar" Yazarı bir "Alman": Peter Alfrod Andrews (1989, Ethnic Groups in the Republic of Turkey, with the assistance of R. Benninghaus. Beiheft Nr. B 60, Tübinger Atlas des Vorderen Orients. Wiesbaden (L. Reichert). 659 pp. plus maps. ISBN 3-88226-418-7 (vol.1)) Bu yayının bir bölümü 1992'de Tüm Zamanlar yayıncılık tarafından Türkçe'ye çevrilmiş. Kitaba dair nette çok sayıda tartışma var, ama bunun olması bile çok güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazılanlara göre bu coğrafyada 47 farklı etnik yapı bulunuyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD'nin sanırım elli eyaleti var. Bilmiyorum bu eyaletlerde yaşayan farklı etnik yapıların sayısı bizdekine yaklaşıyor mudur? ABD dünyanın maddi olarak en zengin ülkesi sayılıyor. Peki 47 farklı kültürün bir tek ülkedeki varlığı sizce önemsenmeyecek ya da tersten söylersek, övünülmeyecek bir zenginlik midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların bir arada kardeşçe, dostluk içinde ve mutlu yaşamaları, kendi varlıklarını, dilleriyle, kültürleriyle, sanatlarıyla sürdürmeleri, demokrasinin işlemesi için her düzeyde varolmaları "kötü" müdür sizce? Bunlardan söz etmek ve etkinlikte sevgili Ragıp Zarakolu'nun dediği gibi bu ülkeyi bunların içinden yalnız birine aitmiş gibi gösteren ve "Türkiye Türklerindir" diyenlere karşı çıkmak sizce "bölücülük" ya da bu ülkenin "parçalanmasını istemek", "birilerinin oyununa gelmek" midir acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra üşenmedim bulduklarımı en azından "kayda geçsin" diye alt alta yazdım. İşte sonucu; eksikleri varsa tamamlamanız dileğiyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkler (Kendi içinde farklı dinsel ve kültürel özelliklere sahip gruplar şeklinde de tanımlanıyor: Sünnî Türk, Alevî Türk, Sünnî Yörük, Alevî Yörük, Sünnî Türkmen, Alevî Türkmen ve Avşar, Yörük, Abdal, Pallık, Efe, Nalcı, Elçi, Çepni, Karapapak, Terekeme, Rumeli göçmeni Türkler, Azeriler, Kızılbaşlar, Tahtacılar, Dadaşlar, Manavlar, Uygurlar, Kırgızlar, Özbekler, Balkarlar, Karaçaylar, Kumuklar, Kırım, Nogan Tatarları gibi); Kazaklar, Kuban Kazakları, Pomaklar, Boşnaklar, Tatarlar, Gagavuzlar, Arnavutlar, Lazlar, Gürcüler, Megreller, Hemşinliler, Adigeler, Abhazlar, Çerkezler, Kürtler (Kırmançi, Zaza, Dımılli); Ermeniler, Rumlar (Pontus Rumları, Yunanlar, Kıbrıslılar); Museviler(Yahudiler, Ladino, Seferad, Aşkenazi); Araplar, Nusayriler, Ezidiler, Süryaniler, Keldani, Nasturi, Bahailer, Polonezler, Almanlar, Estonlar, Molokanlar, Sudanlılar, Habeşler, Kıptiler, Romanlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların her birinin diğerinden veya yakın benzerlerinden farklı olup olmadığı üzerine yapılan kimi bilimsel, kimi siyasi tartışmaları bir yana koyuyorum. Ben kendini "farklı gören ve sayan" her kimliğin bunu böyle değerlendirmenin kendi hakkı ve ortaya çıkanın da bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. Bu zenginliği "tekleşmeye" çevirmenin de en başta insana ve onun varlığına, sonra da bir arada yaşamamız için zorunlu olan "hoşgörüyle kabul"ün modern ifadesi olan "demokrasi"nin bir gereği olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylenecek çok söz var. Ama sanırım bu noktada hepimizin birlikte söylememiz gereken cümle, "Halkların Dostluğu Girişimi"nin internet sitesinin üzerinde yazılı olan şu taahhüttür: "Çocuklarımıza farklılıklarından arınmış bir gelecek değil, tarihi ve kültürüyle barışık bir dünya bırakacağız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;08/12/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-8905035450161420411?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/8905035450161420411/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=8905035450161420411' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8905035450161420411'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8905035450161420411'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2010/07/cok-govdeli-bir-agacn-ortak-meyvesiyim.html' title='&quot;Çok gövdeli bir ağacın ortak meyvesiyim.&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEtCRvE_SCI/AAAAAAAAAx0/YlMDUSGj3zA/s72-c/ha-kar-bul-00.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-6441750684430979022</id><published>2007-12-01T12:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-21T15:30:49.229-07:00</updated><title type='text'>"Kaybolan zanaatler" kaybolan değerlerimiz...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEd00Z0JNZI/AAAAAAAAAxk/BOYN6BSc6Rs/s1600/kece01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEd00Z0JNZI/AAAAAAAAAxk/BOYN6BSc6Rs/s400/kece01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496490313860593042" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;" 'Çobanın sırtındaki kepeneğin ne değeri olabilir ki' dedi; çalan son model cep telefonunu kulağına götürürken. Anlatamayacağımı fark ettim ve sustum!.."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DOĞU&lt;/span&gt; Anadolu'ya çocukluk yıllarımdan yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez gittiğimde, koyun sürülerinin ardından gezen sırtları kepenekli, elleri uzun çomaklı çobanları ilk görmüş; hemen aklıma Erzurum'un "Gezköy"ündeki bize süt getiren tren istasyonu bekçisinin oğlu "Faruk" ve onun sözleri gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava çok soğuktu ve sırtımdaki paltonun içinde üşüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun da sırtında ise "keçeden kepeneği" vardı. "Bu üşütmez ki!" demişti, omzunu şöyle bir yukarı kaldırarak. Çocuk aklımla şaşırmış, ona inanmamıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine yıllar sonra bu kez Afyon'un eski çarşısının ara sokaklarında dolaşırken, yeni onarılmış ve yeni boyanmış bir eski evin çatısından aşağı sarkan "kepenekleri" görünce yine aklıma Faruk, kepeneği ve söyledikleri geldi: "Bu üşütmez ki!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afyon gibi "kara" ikliminin hakim olduğu bu kentte yavaş yavaş kışa dönen mevsimin soğuğu üşütmüştü de, o nedenle mi bu söz aklıma gelmişti; yoksa orada öyle asılı duran ve rüzgârla sallanan o kepeneklerin içlerinde sanki birilerinin olduğunu mu düşünmem mi üşümeme yol açmıştı bilmiyorum. Ama şiddetle "ürperdiğimi" anımsıyorum. Hatta şu anda bile; yani o kare gözümün önüne gelince.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o sırada çantamdan fotoğraf makinemi çıkarmış ve burada gördüğünüz kareleri çekmiş olmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEd01WjX0zI/AAAAAAAAAxs/1YWQhRpJ_08/s1600/kece02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEd01WjX0zI/AAAAAAAAAxs/1YWQhRpJ_08/s400/kece02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496490330164810546" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Arkamdan bir ses "onların yapıldığı dükkânlar az ileride" dedi. Onun işaret ettiği yöne doğru yürüdüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fotoğrafını çektiğim evin çaprazında karşı taraftaydı keçelerin yapıldığı dükkan. O onarılmamıştı. Çarpık, boyaları dökülmüş tahta bir kapısı vardı, bu eski taş dükkânın. Kirli camlarından içerisi görünmüyordu. Kapıyı itip içeri girdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biri daha yaşlıca iki erkek yerde oturuyordu. Genç olanın önünde bir sergi, elinde de yünler vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhabalaştıktan sonra "hâlâ satabiliyor musunuz yaptığınız bu kepenekleri" dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan işini sürdürürken "Allah razı olsun, idare ediyor, nafakamızı çıkarıyoruz" dedi daha keçelerle uğraşan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utandım söylediklerinden. Bir keçenin nasıl yapıldığını, nasıl emek isteyen bir iş olduğunu biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Çoğunu turistler alıyor" dedi yaşlıca olan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından ekledi: "Arada da sahiden çobanlık yapanlar da çıkıyor. Ama onlar da daha çok hava olsun diye alırlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç kare fotoğraf da içeride çektim izin isteyip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk havaya karşın ter içinde çalışanın fotoğrafını çekmeye yüzüm tutmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından bir keçe kepenek de ben alsaydım o zaman onun resmini çekmeye hakkım olurdu diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alamadım! Ne yapayım, kişisel bütçemde bu iş ayrılmış bir "fasıl" yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan araştırdığımda, buradaki keçecilerin sayılarının bir elin parmaklarından daha az olduğunu öğrendim. Cesaret edip o zaman soramamıştım; "kaç kişi kaldıklarını"; alacağım yanıttan korktuğum için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern yaşamın ve değişen değerlerin neden olduğu bu "tükeniş"te herkes gibi benim de payım olduğunu düşündüm. Ben de bu dönemde yaşıyor; onlar için bir şey yapmıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları orada öyle boyunları koparılmış cesetler gibi sallanırken görmesem belki benim de aklıma gelmeyecekti; keçecilik, ondan yapılan kepenekler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özel olarak ilgilenmekten vazgeçtim, belki farkına bile varmayacaktım. Tıpkı Sandıklı'da varmadığım gibi. Oysa Keçecilik işinde adı sayılan yerlerden birisi de orasıymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları yazarken tiyatro yaptığım sıralarda, bir oyundan aklımdan kalan "açlık çok kötü bir şey be abi" repliği aklıma geldi ilkin. Sonra da sevgili Mahmut Ortakaya'nın "İşini yitiren aç kalır. Aç olan da önce onurunu yitirir" sözleri. Sonra ülkenin, insanın, dünyanın bugünkü hali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanesi 90-100 YTL'ye satılan bu kepeneklerden günde ancak, o da belki bir tane satan bir usta, yanındaki çırağı, ikisinin eline bakan 3-5 kişinin boğazı, el sanatlarının yaşamasına ne kadar yetiyordu ki acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı yazarken internette bir tarama yaptım. Keçecilik ve keçecilere dair. Afyon'da 19 yy sonlarında, yaklaşık 150 keçeci dükkanı varmış. 1920'li yıllarda 50 keçeci esnafı olduğunu, 1933 yılında ise esnaf cemiyetine 12 keçecinin kaydının bulunduğunu, 1966'da 20-25, 1982'de ise 24 keçeci dükkanının çalıştığını öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi daha çok turistlere satış yapan 3-4 dükkanda çalışan keçecilerin on yıla varmadan tümüyle ortadan kalkacağını söylemek her halde kehanet sayılmamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yünün keçe haline gelmesi için yapılanları bir daha düşündüm. Bilmediğim yanlarını bu konuyla ilgili siteleri dolaşarak öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu keçeleri eski ustaların, ya da onların çıraklarının yapmalarını beklemek; üstelik teknolojinin olanaklarıyla bu iş çok daha kolay, çok daha az emekle üretilmesi mümkünken gerçekten doğru mudur diye düşündüm uzun uzun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makinede üretilenin fiyatıyla, elde üretilenin rekabet etmesini istemek büyük bir haksızlık değil midir? Emeğin en yüce değer olduğunu söyleyenler acaba bu konuda ne diyorlar, ne yapıyorlar; onları düşündüm. Bu durumun farkına varmak insanın içini acıtıyor açıkçası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir değerin yitip gittiğini, kaybolduğunu görmek de bir o kadar acı veriyor insana!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırk katır mı kırk satır mı? Seç beğen birisini. Seçemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce Buldan'da bir eski evin girişinde kurduğu "yer tornasında" ağaçtan havan, beşik ve çeşitli oyuncaklar yapan 80 yaşındaki ihtiyar bir tahta ustasının söylediği "bu işi yapan kimse kalmadı evlat, ben ölünce bu sanat ölecek" sözleri ve onları söylerken gözünden dökülen gözyaşları da aklıma geldi, bunları yazarken. O ihtiyarı düşündüm bir de. Sanatını eğer kimseye öğretmeden öldüyse mutlaka gözleri açık gitmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı son Ubıh'ın konuşacağı kimsenin kalmaması nedeniyle 15 yıl hiç konuşmadan yaşaması ve sonunda onun ölümüyle birlikte bir "soy"un, bir "dil"in, bir "söz"ün, bir "kültür"ün ortadan kalkması gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse parmakla sayılacak kadar azalan "el sanatları"nın en azından bir toplumsal bellek olarak muhafaza edilmesi, günümüzde çok mu zor ya da olanaksız sizce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yiten her şeyde hepimizin payı var bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yiten şeyler birilerine bir şeylere zarar veriyorlarsa "yitsinler".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onların yitmesinden bugün ya da yarın biz zarar göreceksek o zaman hepimiz onların yitmemesi, bir değer olarak varlıklarını sürdürmeleri için hep birlikte bir şeyler yapmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1940'lar Almanya'sında anlatılan öyküdeki gibi söyleyeyim "günün birinde yitme sırası bize geldiğinde bunun farkında olacak kimse kalmayacak!..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman "o güzel insanlar o güzel atlara bindiler gittiler" diyecek kimse de olmayacak... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01/12/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-6441750684430979022?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/6441750684430979022/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=6441750684430979022' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6441750684430979022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6441750684430979022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/12/kaybolan-zanaatler-kaybolan.html' title='&quot;Kaybolan zanaatler&quot; kaybolan değerlerimiz...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEd00Z0JNZI/AAAAAAAAAxk/BOYN6BSc6Rs/s72-c/kece01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-7173835612381324689</id><published>2007-11-24T12:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-21T15:25:30.535-07:00</updated><title type='text'>"Umut Çeşmesi"nden akan su umudumu çoğaltıyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Barış istiyoruz, savaşmak istemiyoruz, savaş ölüm getiriyor, oysa biz yaşamak istiyoruz...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;PUSLU&lt;/span&gt; bir pazartesi gününün sabahında, denizin kenarında uyanıp, "geleceğim, geliyorum" diyen yağmura, Antalya'dan çıkıp Korkuteli'ne doğru Torosları tırmanırken yakalandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsun! Kaloriferi yanıyor. Arabanın içi sıcak. Ben iyi giyimliyim. Üşümüyorum. Ama yalnız "soğuktan üşünmüyor ki!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü soğuğu kıran yalnız "ısı" değil. Bir de "insan sıcağı" gerekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu Tahtalıbeli'ni, sonra da Korkuteli'nin geçip görüntüyü tüm ihtişamıyla "yayla"lar doldururken, bir mola yerinde buluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oranın adı "umut çeşmesi".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"yu park ederken tabelayı okuyorum ve "Ne çok gereksinmemiz var bu günlerde �muda' " diye düşünüyorum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de öyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var olmak için en önemli gereksinmemiz bu. Hem kişisel, hem toplumsal, hem de ülke ve dünya olarak "umuda gereksinmemiz" var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her birimizin ya da hepimizin umut ettiği şey farklı... Önceliği farklı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama say denilse şunlarda buluşabilir herkes.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın sonucu ortaya çıkan, şu sıralarda yaşadığımız seller ve benzeri afetlerle karşılaşmamayı "umut edenler" var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde yaşadığımız ve her gün daha hızla kirletip tükettiğimiz doğanın varlığını sürdürmesini "umut edenler" var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok yakında olacağı söylenen büyük bir depremin yaşanmamasını "umut edenler" var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın varlığını ortadan kaldıracak dereceye varan ekonomik ve sosyal düzenlemelerin durmasını "umut edenler" var...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en çok da coğrafya olarak hemen dibimizde, hatta içimizde; zaman olarak ise hemen yakınımızda, belki yarın çıkacak bir çatışmanın yaşanmamasını "umut edenler" var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm insanlığın dostça, kardeşçe ve barış içinde yaşaması için gereksinmemiz var bu "son" umuda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok kadınlar, analar, eşler, sevgililer, kız kardeşler, kız çocuklar "umut ediyor"lar, dillendiriyorlar bunu. En çok onların sesi çıkıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkeklerin bir çoğu aynı umudu içlerinde duysalar da daha az ve daha kısık sesle ifade ediyorlar ne yazık ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta bazıları "ölümleri kutsuyor, yüceltiyor"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa ölenler geri gelmiyor... Oysa ölümler barışı değil savaşa çağrı yapıyor... Oysa "göze göz" körleştiriyor insanlığı... Barışı ve barış umudunu görmeyi engelliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boş bir umut değil bu. Olanı biteni görmekten, olacağı tahmin etmekten kaynaklanan bilinçli bir istemin ifadesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duyan var mıdır, duyanlar hep birlikte ifade ederek talep ederler mi bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama benim de tek isteğim bu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte itiraf ediyorum: Çünkü "korkuyorum"...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların ve insanlığın "yok" olmasından korkuyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu minvalde bir sohbetin kapısı, önce sıcak bir çay ve ardından bir "merhaba" ile başlıyor oradakilerle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlara söylediğimi bir de burada söyleyeyim: "Merhaba"nın anlamı "benden sana zarar gelmez!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bak ellerimi uzatıyorum sana, tut, yokla; elimde bir silah, sana zarar verecek bir şey yok" anlamına gelen tokalaşma şeklinde bir temasla sürüyor "merhaba".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık "dostuz". Artık "aramızda, savaş, birbirimize yönelik bir kötülük olamaz" diyoruz oradakilerle birbirimizin ellerini tutup sıkarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sohbetin devamı "umut çeşmesi"nin olan bu pınardan akan "soğuk" suyu üzerine. Adının neden "umut çeşmesi" olduğu üzerine... Öğreniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediğim gibi herkesin umudu farklı... Bu çeşmeye bu adı koyanlarınki de farklı... Benim aklıma gelenlere benzemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onların umudunun öyle olması benim umutlarımın böyle olmasını engellemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağın böğründen neredeyse fışkırarak akan, "umut çeşmesi"nin soğuk suyuyla yüzümü yıkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bıçak kesiği gibi yanıyor ellerim yüzüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Umut etmenin de bir bedeli var!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kana kana içiyorum. Çünkü "umudun çoğalmasını, güçlenmesini" istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçmekle kalmıyor, arabadaki kapları da dolduruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dağıtacağım onları herkese.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayacağım. Herkese birer bardak verip içireceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi umudumu anlatacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı umutta birleşmeyi isteyeceğim onlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "umudun bitmemesi" gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "umut eden"lerin çoğalması ve güçlenmesi gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;24/11/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-7173835612381324689?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/7173835612381324689/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=7173835612381324689' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7173835612381324689'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7173835612381324689'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/11/umut-cesmesinden-akan-su-umudumu.html' title='&quot;Umut Çeşmesi&quot;nden akan su umudumu çoğaltıyor'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-189518159574664963</id><published>2007-11-23T01:17:00.000-08:00</published><updated>2007-11-23T01:19:30.018-08:00</updated><title type='text'>Bıraktığım yerden "devam"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Puslu bir pazartesi gününün sabahında,&lt;/span&gt; denizin kenarında uyanıp, "geleceğim, geliyorum" diyen yağmura, Antalya'dan çıkıp Korkuteli'ne doğru tırmanırken yakalanmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaloriferi yanıyor. Arabanın içi sıcak. Ben iyi giyimliyim. Üşümüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yalnız "soğuktan üşünmüyor ki!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Tahtalıbeli'ni, sonra Korkuteli'nin geçip görüntüyü tüm ihtişamıyla "yayla"lar doldururken, bir mola yerinde duruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı "umut çeşmesi".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne çok gereksinmemiz var bu günlerde "umuda!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce sıcak bir çay ve "merhaba" ile başlıyor mola. Sonra adı "umut çeşmesi" olan bu pınardan akan "soğuk" suyu çayın üzerine içiyorum. İçmekle kalmıyor, kaplarımı da dolduruyorum. Çünkü "umudun bitmemesi" gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli'ye doğru ilerlerken Çavdır yolunda "Çomaklıbel Geçidi"nin yükseklik tabelası 1460'ı gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur aralıklarla sürüyor. Çavdır'da web sayfamı güncellemem, bunun için bir internet kafe arıyorum, yağmurun altında. Buluyorum. Ama kafenin bilgisayarına taktığım taşınır diskimle güncellemeyi yapamıyorum.&lt;br /&gt;Fırından yeni çıkmış bir sıcak ekmek alıp yola devam ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman öğleni geçiyor ve yavaş yavaş akşama dönüyor. Yağmur kısa bir ara veriyor. Acıpayam'ın kenarından geçiyorum. Serinhisar'ın çarşısından geçerken yine hızlanıyor. Ama bir uçtan bir uca bu eski ilçeyi geçerken gözlerimle "serin hisar"ın nerede olduğunu arıyor ama göremiyorum. Sonra bir iniş başlıyor. Tavas yol ayrımından Denizli'ye doğru sapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli'de yine il merkezinin ortasından geçen caddeyi bir uçtan bir uca geçiyor, bir tur attıktan sonra ara sokaklardan sanki bilirmişim gibi belediyenin arkasında 24 saat açık bir otopark buluyorum. Otoparkın bekçisine "birkaç gün kalacağım"  diyorum. Anlaşıyoruz. Arabayı bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk iş web sayfası, sonra da bilgi toplamak ve mesajlaşmak. Hepsini yapıyorum. Bir rastlantı; Ticaret Odası'nın alt katındaki sergi salonunda Denizlili muhabir Muhammet Karaçay'ın, mesleğinin 25. Yılı nedeniyle açtığı bir “Haber Fotoğrafları Sergisi” var. Onun açılışından biraz önce orayı buluyorum. Bir göz atıyorum. Karaçay'la "merhabalaşıp" kokteyl faslına kalmadan birkaç fotoğraf çekip çıkıyorum. Bu rastlantı sonradan Bizim gazete'de bir habere dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli'deki programım iyi başlıyor. Önceden programladığım ziyaretlerimi yapıyorum. Bir dolu arkadaş ve dostla buluşuyor, konuşuyor, dertleşiyorum. Çünkü o sırada "11. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi" sürüyor. Biraz bilgi tazelemesi, biraz sağlık politikası, çokça da "ne olacak bu memleketin hali" muhabbeti.&lt;br /&gt;Ne yapalım; "olmazsa olmaz" olacak. Oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama güzel buluşmalar, tanışmalar, geleceğe yönelik işlere "kapı açan" programlar da gerçekleşiyor. Çünkü bu yolculuk çok amaçlı bir yolculuk. Daha bitmedi, devamı var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli'de "Hasta Hakları Örgütlenmesi" için bağlantılar tamam ama somut ürün o hafta içinde çıkmıyor. Bazı engeller, bazı kaygılar var. Daha doğrusu ilgilisi olanlar henüz hazır değil. Erteliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kongre de bitince orada kalmanın anlamı kalmıyor.&lt;br /&gt;Cuma öğleden sonra "Yol'cu" yeniden yola düşüyor.&lt;br /&gt;Denizli'den sonra Bozkurt ve Çardak'tan geçiyorum sırayla. İkincisi "Acıgöl"ün kenarında. Gölün "aynası"  parlıyor ama artık suları çekilmiş. Bir çorak ova gibi görünüyor hemen yolun sağında. Devam ediyorum. Dazkırı'yı, Evciler Sapağını geçip akşam olmadan Dinar'a varıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce burada bir gece kalmıştım. Bir kaplıca vardı. Onu arıyorum. Bulamıyorum. Soruyorum; "Yok" diyorlar. Sandıklı'ya gitmek gerekiyor. yaklaşık 50 km.. Havanın kararmasına daha bir saat var. "Rahat rahat giderim" diyorum. Gidemiyorum. Çünkü yol yapımı var ve araçlara kontollü olarak yol veriliyor. Akşam geceye dönüyor. Gece araba kullanmak istemiyorum. Yolun tam kesildiği yerde bir kamyoncu konağı var. Yaklaşık 100 metre ter yoldan gidiyor arabayı oraya çekiyor, mola yerinin sahibine "burada kalacağım" diyorum. "Başım gözüm üstüne" diyor. "Elektrik istiyorum" diyorum. "Olur" diyor. Veriyor. Hanımının yaptığı gözlemeden yiyorum. İki büyük bardak çay içiyorum. Dışarısı artık soğuk ama elektrik olduğu için artık arabanın içi sıcak. Okuyor, yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah erken kalkıyorum. Yol boş, yaklaşık yarım saatte Sandıklı'nın kaplıcalarında oluyorum. Sıcak kaplıcada bir sabah keyfi yapıyorum. Sonra önündeki parkta oturup gazeteye göz atıyor ve sıcak çayımı yudumluyorum. Belediye iyi bakmış, çevreyi güzel düzenlemiş. "Yol'cu"nun belleğine bir işaret koyuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kaplıcadan çıkıp Sandıklı'nın içinde küçük bir tur ve internet ziyareti yapıyorum. Arabamda yemeğimi yiyor yola devam ediyorum. Hedef Afyon. Çok sürmüyor. Saat 14.00 sularında oradayım. Burada bir "hekimi"n izini süreceğim. İzi buluyor ve bilgiyi alıyorum. Bu çalışma da BİA'da bir yazıya konu oluyor: "Dr. Mehmet Sadettin Aygen'i tanıyor musunuz?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmadan sonra Afyon'un merkezinde turluyorum. Bir birayı hak ettim. Ama o ne; Afyon Merkez'de bir "Birahane" yok. Erteliyorum bu isteği ama bir "mim" de buraya koyuyorum. AKP'li Belediye Başkanı'na bu "mim" daha çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geceyi bir sazlı sözlü ama içkisiz kafede ve ardından PTT'nin arkasındaki otoparka park ettiğim arabamda geçiriyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahında önce Afyon'un girişindeki alışveriş merkezlerinde geçiriyor, yola sonra düşüyorum. Bu arada arabanın yağına takviye yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hedef Afyon'un "Çay" ilçesi. Bir sözüm var; şimdi burada kaymakamlık yapan Bozcaada'nın eski kaymakamı Bilal Bozdemir'e: "Bir 'Çay'ını içeceğim". İçiyorum. Sonra Eber Gölü'ne gidiyorum. Göl kaybolmuş. Çoğlığı kalmış yalnız. O da bir yazıya konu oluyor: "Yok olan  bir gölün feryadını duyar mısınız?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölü bulamadık, size onarılmış eski evleriyle bir eski "kasaba" göstereyim diyor Bolvadin. Hoşuma gidiyor. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Akşam yine internet kafede başlıyor, belediye otoparkındaki arabanın içinde geceye kavuşuyor. Havanın soğukluğu çoğalıyor, hemen çözümler üretiyorum. Soğuk yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı. Erken kalkıyorum ama Bolvadin'de "bayram"dan yana bir ses seda yok. Belki daha sonra olacak tören.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu" yolunda gerek. İstikamet Polatlı. Emirdağ'da epeydir kirlenen arabama temizleniyor. Sivrihisar'da bir küçük tur atıyor ve akşam olmadan Kral Midas'ın mezarı olduğu iddia edilen İskender'in düğümüğ çözdüğü Gordion'daki Kral Mezarı'nı bir kez daha görüyor ve bu kez "dijital makineyle" fotoğraflıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Polatlı hemen hiç belleğimde kalmamış. Bir küçük tur ve bu kez, Polatlı garının önündeki parka arabayı bırakıyorum. Bu akşam kendime "ziyafet" sözüm var. Bir meyhanede kendime rakı ısmarlıyorum. Mezeler her zamanki gibi. Arabaya geçmeden yine bir internet kafede mesajlara göz atıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet önemli çünkü işleri ve yapacaklarımı onunla planlıyor, hazırlıkları onunla yapıyorum. Benden beklenen bir çok şeyi de onun aracılığıyla çözümlüyorum. "Keşke arabada olabilseydi" diyorum, her defasında. Ama maliyeti çok yüksek. Bir destek bulana kadar "internet kafeler" mekanım olmayı sürdürecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün rahatım. Saat 11'e doğru Polatlı'dan çıkıp öğlene doğru Ankara'ya varıyorum. Arabayı Maltepe'de bir otoparka bırakıyorum. 4 günlüğüne anlaşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Ankara'da "Güz Fest"in müdavimi oluyorum. Ankapol sinemasında güzel filmler var. İki gün üstüste filmleri izliyorum. "Paris'te 2 Gün" çok güzel. Costa Gavras'ın "İtiraf"ı bir harika. Sonra bir güney amerikan filmi; "Satılık Aşk". O arada Fatih Akın'ın "Yaşamın Kıyısında" filmi de en azından "benim festivalimin" filmlerinden birisi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız filmler yok tabi bu Ankara ziyaretinde. Ankara Barosu ve Ankara Hukuk Fakültesi'nin ortaklaşa düzenlediği "Sağlık Hukuku Kurultayı" var. İlk günün tamamını, ikinci günün ise yarısını izliyorum. Söylenecek, yazacak çok şey var. Sonraya bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O arada bir akşam üzeri SSPS-OCU Oluşum Derneği'nden Ozan'ın annesi Gülsüm Çakır Özümok ve Seval'le buluşuyorum. Ozan üzerine, sağlık ortamı üzerine, hasta haklarıyla ilgili örgütlenmeler üzerine, insanlar ve insanlık üzerine, yaşam ve yaşamak üzerine uzun bir sohbet ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve 3-4 Kasım Cumartesi-Pazar Toplum Gönüllüleri'nin bir Konferansı var. Oraya çağrılıyım. "Üniversite Gençliği ve Sosyal Haklar Konferansı" iki gün sürüyor. İlk günü aynı zamanda Ankara'da "barış mitingi" var. İstanbul'dan ve diğer illerden gelen arkadaşlarla görüşme fırsatı doğuyor. Eskiden üyesi olduğum SES Bakırköy'den arkadaşlarımla uzun bir aradan sonra birlikte olmak çok güzel. Onları görünce seviniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konferans pazar akşamı bitiyor. Sabahında yola düşüyorum. Bu kez geri gi,deceğim. Yüzümü batıya dönüyorum. Polatlı ve Sivrihisar'dan geçip akşama doğru Eskişehir'e varıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada iki etkinliği planlayacağım ve hazırlıklarını tamamlayacağım. Derneğin üye ve aktivistlerinden Av. Çiğdem bir çok işi üstleniyor.&lt;br /&gt;Birlikte odaya gidiyoruz. Programı yapıyoruz. Aslında bir Hukukçu olan Barış Günaydın, Anadolu Ün. İletişim Fakültesi'nde yüksek lisans yapıyor. "Sağlık ve medya" toplantısının düzenlenmesi yanında, okulundaki habercilik dersi için bir program yapıyor. Hafta içinde perşembe günü 40 genç gazeteciye  "sağlık haberciliği" anlatıyorum. Eskişehir Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Örügütlenmesi için, Sağlık Müdürlüğü'nde, SES'te ve diğer ilişkili kişilerle görüşüyor, programı ve hazırlıklarını tamamlıyoruz. Toplantılar bir sonraki hafta sonu olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamana kadar sonraki faaliyet alanı olan Manisa'ya gitmeye karar veriyorum. Perşembe günü İletişim Fakültesi'ndeki dersten sonra, Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü'nün restoranında hep birlikte yediğimiz öğlen yemeğinden sonra yola çıkıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütahya'ya girmeden devam ediyorum ve akşamı Çavdarhisar'da yapıyorum. Gece benzinciden aldığım elektrikle arabada geçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cuma sabahı antik kent "Aizoni"yi fotoğraflayıp saat 15'de Manisa'da oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manisa SES'teki küçük toplantıyla hafta içinde yapacağımız temasları programlıyoruz, buradaki aktivistimiz SES eski yönetcisici Zeynel'le. Konaklama mekanım ise "Barış Alanı". Çok harika bir site. "Mustafa Pala'nın Eseri" diyebilirim. Elektriğim var. Kablosuz internetim var. Ortalık fırtına ve yağmurdan yıkılıyor ama bana değmiyor. Yaşam güzel. "Yol'cu"nun yolculuğu örgütlenerek sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10.11.2007 (22.37)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu notları yazdıktan sonra 10 gün geçmiş. Ama bunları "Yol'cu"nun sayfasına o zaman yerleştirememiştim. Çünkü işin "örgütlenme" aşamasında olan biteni de yazmak istemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O haftanın dört günü neredeyse öğlen 12'den başlayarak akşam geç saatlere kadar her saat başına verilen randevularla dolu dolu geçti. "Sağlık"la ilgili olan tüm örgütlere gittik. Sonra Manisa'da belirli bir örgütlenme deneyimi olan ve sağlık alanında da "hizmetten yararlanan" sıfatıyla taraf olan örgütlerin temsilcilerine ulaştık. Topluma doğrudan ulaşmak için de "yerel medya"yı ziyaret ettik. Üç ayrı koldan yapılan bu çalışma sonucunda genel olarak konunun sahiplenildiğini fark ettik. Aslında bu konuda daha önce Zeynel Kaplan'ın gerçekleştirdiği çalışmaların büyük yararı olduuğunu gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perşembe günü akşamına kadar yaptığımız temasların sonucunu sonraki salı günü almak üzere cuma sabahı Manisa'dan ayrıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez "Yol'cu"yu almadan trenle gittim Eskişehir'e. 10 saatlik yavaş ama okuyarak geçen hoş bir yolculuk oldu. Hava güzeldi ve trenin güzergahı "doğayla içiçe"ydi. Gözün değdiği yerlerde egemen renk "yeşil", biraz da "kahverengi"ydi. Neredeyse köy istasyonlarında bile durarak Balıkesir-Kütahya üzerinden Eskişehir'e vardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garda beni karşılayan Av. Çiğdem beni Anadolu Üniversitesi'nin Anadolu Oteli'ne götürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş yıldızlı bir otel düzeyindeki bu otel aslında öğrencilerin hizmet verdiği bir uygulama oteliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen yakındaki "Taş bina" da güzel bir akşam yemeği, iki bardak bira ve sonrasında Hukuk Fakültesi'nin eski dekanı ve eşinin de katıldığı hoş bir sohbetle tamamlandı gece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi günü Eskişehir'deki "Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Derneği" oluşumunun kuruluş toplantısını yaptık. Biraz hazırlık, biraz bekleme, biraz gecikmeyle yaklaşık 30 kişinin katıldığı güzel ve etkili bir toplantı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda bu şehirdeki örgütlenme etkinliğimizin "ilk aşaması"nı tamamlamış olduk. Kurucu üyeler belirlendi ve bürokratik işlemler için hazırlıklara başlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerimdeki yükün yarısı kalkmıştı. İkinci yarısı da "pazar" günü kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah "Odunpazarı"ndaki eski evlerden birisinde Sevgili Eriş Bilaloğlu'nun da katılımıyla yaptığımız kahvaltının ardından saat 13.30'da Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay'ın ve Eskişehir'de hem derneğe hem de bu faaliyete katkıda bulunan aslında bir avukat olan ama "medya hukuku" konusunda kariyer yapan Sevgili Barış Günaydın'ın da katıldığı, başlangıcı kalabalık, sonrası biz bize bir panel gerçekleştirdik, "sağlık medyası" üzerine. En kalabalık olduğu anda sayımız yirmiyi biraz geçiyordu. Ardından yapılan güzel bir sohbetle noktalandı etkinlik. Haberleri ertesi günü yayın organlarında yer aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece ben de yine trenle Manisa'ya doğru yeniden yola çıktım . Sabah saat 7'de trenden inip "Yol'cu"ya kavuştum. 2 Günlük ayrılıktan sonra evine kavuşmak gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün ve sonraki gün yine birkaç ziyaret ve temas vardı. Salı günü akşamı Eğitim-Sen'in toplantı salonunda toplanan yine 30'a yakın insanın katıldığı bir toplantıyla Manisa'da da "Sağlık Hakkı ve Hasta Hakları Derneği"nin kuruluşu için ortak karara vardık ve çalışmalara başladık. Bunun sonucunun da düşündüğümüz gibi olması bizi sevindirdi. Son söz "herkese kolay gelsin ve yararlı olsun"du.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet birazdan "Yol'cu"yu yine bırakıp otobüsle İstanbul'a doğru yola çıkacağım. İstanbul'dan ayrılışımın üzerinden tam bir 45 gün geçti. İnsan yaşamında pek uzun olmayan bir süre belki. Ama içi dolu olunca sanki yıllar olmuş gibi geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yolculuk bitmiş değil. Çünkü önümüzdeki 15-20 gün içinde İstanbul'da ve Ankara'da planlanmış çeşitli etkinlikler söz konusu ve onlar beni bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geliyorum. Gidiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21.11.2007 (09.00)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-189518159574664963?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/189518159574664963/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=189518159574664963' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/189518159574664963'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/189518159574664963'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/11/braktm-yerden-devam.html' title='Bıraktığım yerden &quot;devam&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-8048878373248660508</id><published>2007-11-17T12:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-21T15:21:39.901-07:00</updated><title type='text'>Kimliği olan kentler, kimliği olan mekanlar...</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyJtMpmhI/AAAAAAAAAxE/fYxC0mKNBfA/s1600/bolvadin-02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyJtMpmhI/AAAAAAAAAxE/fYxC0mKNBfA/s400/bolvadin-02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496487381306022418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Her şeye "Pahalıdır vardır hikmeti, ucuzdur vardır illeti" diyenlerin kendilerine biçtiği değer nasıl anlaşılır?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;MİMARLAR&lt;/span&gt; ve belki de onlardan daha çok "Laz müteahhit"lerle, "Karadenizli inşaat kalfaları" kızacaklar bu sözlerime. Üstelik mimarların arasında çok yakınlarım da var. Ama kızsınlar. Çünkü ben de onlara kızıyorum ve onları anlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"yla birlikte içinden geçtiğim her il ya da ilçe merkezinde hep aynı duyguyu yaşıyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geldiğim yeri, gittiğim güzergâhı bilmesem, vardığım her yerleşim yeri, en kenarındaki binalardan başlayarak baktığımda hep birbirine benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O anda zaman ve mekanla ilgili bağım kopuyor ve bir tür "şizofrenik" yarılma yaşıyorum. "Ben neredeyim ?", "Burası neresi ?", "Daha önce buraya geldim mi?" soruları yanıtlarını bulmakta zorlandığım sorular oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyJyWSrXI/AAAAAAAAAxM/jHUlI2grY4Y/s1600/bolvadin-01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyJyWSrXI/AAAAAAAAAxM/jHUlI2grY4Y/s400/bolvadin-01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496487382688640370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkenin neredeyse tüm illerini, ilçelerinin büyük bir bölümünü gördüm ya da içinden geçtim. Dahası bazılarına birden fazla kez gittim. Ama gerçekten de en zorlandığım sorulardan birisi hep bu oluyor. Belleğimin zayıflığı ya da dikkatsizliğim değil bunun nedeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek neden önüne "çarpık" sıfatını koyup, sonra da üzerinde düşünmeden geçtiğimiz ve "kerhen" de olsa kabullendiğimiz "kentleşme" olgusu ve bu kentleşmenin ana unsuru olan binalar, yaşam alanlarımız, mekanlarımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında onlara karşı bir sahiplik duygusu hissetmiyorum. Hisseden var mıdır diye de merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne oldu, nasıl oldu da bu noktaya geldik?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamımızdaki unsurlara, hatta kendimize biçtiğimiz ve yalnızca "fiyat"la ya da "değer"le ilgili bir durum mu bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa kaçınılmaz bir zorunluluk mu? Küreselleşmenin yarattığı "tek tipleşme"ye ya da "post-modernliğe" sorumluluğu yıkıp açıklayabilir miyiz tüm bunları?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da "başka türlü" olabileceğinin bilinmemesi mi, yani aslında bir tür "bilgisizlik" mi bu durumun kaynağı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çoklarının savunduğu gibi, "kültür" denilen içinde pek çok anlam ve unsur olan bir kavramla ifade ettiğimiz olgunun bizdeki görüntüsü, daha doğrudan bir deyişle "yerleşik kültüre geçmiş olmamızın çok geç olması" olabilir mi, bunların nedeni?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha derin düşünülse belki başka nedenler, olasılıklar da akla gelebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir değil bir çok yanıtı var büyük olasılıkla ve benim kuramsal olarak çözümleyemeyeceğim bir konu ama, gezerken sürekli hissettiğim, "dolaştıkça" arasında kaybolduğum bir sorun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyKXhYOWI/AAAAAAAAAxc/0pEqgkbisIw/s1600/bolvadin-04.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyKXhYOWI/AAAAAAAAAxc/0pEqgkbisIw/s400/bolvadin-04.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496487392667253090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorular aklıma son defa, geçen hafta "çığlığından söz ettiğim" Eber gölü'nün bulunduğu Afyon'un Çay ilçesine 12 Kilometre uzaklıktaki Bolvadin'de gördüğüm farklılıklar nedeniyle geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman da şu anda da bir daha düşündüm ama yine kesin bir yanıtını bulamadım. Bir de size sormak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oradayken her zaman yaptığımı yaptım ve sorularla yanıtlarını sonraya bırakıp, çevremde gördüklerimi yaşamayı, belgelemeyi ve bundan aldığımı "keyif ve mutluluğu" duyumsamayı yeğledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bolvadin'in ara sokaklarında gezerken birden yaklaşık 100 yıl öncesine gittim. O zaman oralarda dolaştığımı düşündüm. Farklı, ülkedeki başka bir yere benzemeyen, kendine özgülüğü, özgünlüğü olan bir yerde olduğum duygusu beni alıp götürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksulluk, olanaksızlık, belki bunlardan çok daha önde gelen "sahip olduğumuz değerlere önem vermeme" tutumu nedeniyle gördüklerimin çoğu oldukça "harap"tı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gördüklerim ne kadar harap olsa da onların içindeki "düşünceler, tutumlar, dersler, gösterilen özen ve estetik duygusu" kendisini ortaya koyuyordu. Üstelik de teknolojinin olanakları söz konusu olmadan, eldeki yetersiz ve nitelik olarak bir çok eksikliği olan malzemeyi en iyi şekilde kullanarak yapılmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimarları, ustaları kimdi diye düşündüm. Başka benzerlerini aklıma getirdim. Geçtiğimiz günlerde Ahmet Altan'ın bir yazısında dile getirdiği şeyler o sırada benim de aklıma geldi. Acaba bunlar Anadolu'da bizim gibi bin küsur yıldır değil de ondan çok daha önceden beri yaşayanların ürettiği eserler miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklıma geleni o evlerden birisinin önünde duran yaşlı bir kişiye sordum. "Hayır" dedi ve ardından "Buradaki en eski bina 150 yıllıktır olsa olsa" diyerek yanıtını sürdürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman 150 yıl önce bunları yapanlar şimdi neredeler, neden benzerlerini üretemiyorlar diye sordum içimden. Yanıtını bilemedim, bulamadım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bolvadin'in daracık sokaklarındaki eski evlerinin fotoğraflarını çekerken, muhtemelen ilkokula giden bir çocuk "Amca Atatürk Bolvadin'e gelince bu evde �e' kalmış" dedi. Ona "başkası da mı var" diye sorunca bir başka evi gösterip "burada da kalmış" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk kaç il ve ilçeye birden fazla gitmiştir onu bilmiyorum ama birden fazla defa geldiği yerde kalabileceği birden fazla mekanın varlığı dikkatimi çekti. Demek ki yalnız birkaç bina değildi. Dolaştıkça bu düşüncemi doğruladım. Bir çoğu yıkılmış ve yerlerine her yerde olanlara benzer binalar yapılsa da bu eski kasabanın tümü böyle evlerden oluşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara Kale içi, Bursa'nın eski sokakları, Safranbolu, Beypazarı, Ula, Milas gibi adı çok duyulan ve turistik gezilerin değişmez adresleri arasında yer alan yerler dışında da "özgünlüğü ve bir kimliği" olan yerler, beldeler vardı bu koca coğrafyada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar bir yerlerdeler. Teker teker zamana teslim olup yıkılırken attıkları "sessiz çığlıklarla" kendilerinin farkına varacak olan birilerini, yaşamın "Yol'cu"larını bekliyorlar. Onların aracılığı ve destekleriyle hem varlıklarını sürdürmek, hem de şimdi yapılanlar gibi değil de benzerlerinin yapılmasını ve çoğalmalarını bekliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyKBqwo5I/AAAAAAAAAxU/IpLrPZu7oag/s1600/bolvadin-03.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyKBqwo5I/AAAAAAAAAxU/IpLrPZu7oag/s400/bolvadin-03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5496487386801021842" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Gördüklerim yaşadığımız "çarpık kentleşme"ye olan tepkimi arttırsa da "başka türlüsü de olabilir" düşüncemi destekleyip, kuvvetlendiriyor. Düşüncelerimi daha bir "inatla" savunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu yaşıma kadar hiç bir bina projesi çizmedim, hatta nasıl olur diye üzerinde düşünmedim. Ama eğer bir gün bunu yapacak olsaydım, sanırım gözümün önüne şu anda her yerde gördüklerimizden farklı binlerce örnek gelirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çelişkiyi fark edince kendi kendime soruyorum: "Bu konuyla doğrudan ilgisi olmayan benim aklıma bile çok farklı şeyler gelirken, işi bu olanlar acaba bunları bilmiyor mu?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman "bilmemenin" dışında başka etkenlerin belirleyici olduğunu fark ediyor ve buna, bir yandan daha çok üzülüyor, bir yandan da kızgınlığım çoğalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede yaşayan insanlar olarak "buna layık mıyız" diye kendi kendime bir daha soruyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra yaşamın diğer kompartımanlarında yaşadıklarımız, karşılaştıklarımız ve başımıza gelenler aklıma geliyor. O zaman bir başka ortak yargıyı istemeden de olsa kabul etmek zorunda kalıyorum: "Bu dünyada herkes kendine layık olanı buluyor ne yazık ki!" O nedenle önce bizler değişmek zorundayız. En azından bu kadar kolay "zamana teslim olmamayı" öğrenmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17/11/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-8048878373248660508?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8048878373248660508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/8048878373248660508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/11/kimligi-olan-kentler-kimligi-olan.html' title='Kimliği olan kentler, kimliği olan mekanlar...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEdyJtMpmhI/AAAAAAAAAxE/fYxC0mKNBfA/s72-c/bolvadin-02.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-585943138692479491</id><published>2007-11-10T00:00:00.000-08:00</published><updated>2010-07-16T03:39:51.706-07:00</updated><title type='text'>"Yok olan" bir gölün feryadını duyar mısınız?</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Bu dünya yalnız bizim değil" sloganının gelecekte bir şey ifade etmeyeceğini bugünden görebilmek gerekiyor.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"YOL'CU"YLA&lt;/span&gt; birlikte Afyon'un Çay ilçesine 29 Ekim Bayramının bir gün öncesi ulaştım. Daha önce yaptığı Bozcaada Kaymakamlığı sırasında tanıştığım ve Çay'a atanmasından sonra uğrayıp bir "çay"ını içeceğime dair söz verdiğim Kaymakam Bilal Bozdemir'in tatil nedeniyle yerinde olmayacağını düşündüğümden önce bir internet kafeye gitip ona bir mesaj attım: Özür diledim ve çay alacağımı geleceğe bıraktığımı söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafeden çıkınca kaymakamlığın önünden geçerken makam arabasının orada olduğunu gördüm. Kapıdaki görevliye sorduğumda "yerinde" olduğunu söyledi. "Çay alacağımı tahsil etme" fırsatı doğduğunu fark edince doğrudan yanına gittim. Sevgili Bozdemir sözümü tutmama sevindiğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduk biraz konuştuk. Henüz göreve yeni başladığını söyledi. Odasının duvarında kocaman ve ayrıntılı bir Çay ilçe haritası vardı. Ona gözüm takıldığında ülkeyi yıllardır dolaşmama karşın görmediğim yerlerden birisi olan Eber gölü'ne gözüm takıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllar önce bu göle ilişkin tartışmaları anımsadım. Oradan söz ettim ve görmeye gideceğimi söyledim. Bilal Bozdemir kendisinin henüz gitmediğini söyledi. Kaymakamlıktan bir görevli yolu tarif ederken sözlerinden bir sürprizle karşılaşacağım duygusunu uyandırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canlıların yaşamı için su olmazsa olmaz unsurların başında geliyor. Hemen hemen tüm uygarlıklar mutlaka bir "suyun kenarında" ortaya çıkmış ve gelişmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım insanın genlerinde de bununla ilgili bir şey var. Çünkü nerede olursa olsun, insanlar gezerken ya da yolculuk yaparken hep "su kenarlarını" ararlar, bulurlarsa oralarda konaklarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun bu yolculuğunda da benzer şeyler oldu. Ankara'dan çıktığımdan bu yana mümkün olduğunca hep bir su kenarına ulaşmaya ve konaklamaya gayret ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA2pcITVtI/AAAAAAAAAws/7tA3yAcZlA8/s1600/eberuzak-k.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 360px; height: 270px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA2pcITVtI/AAAAAAAAAws/7tA3yAcZlA8/s400/eberuzak-k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5494451630945556178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşehir, Beyşehir Gölleri, Akdeniz, geçtiğim bir çok dere, çay kenarından sonra yeni hedefim Eber Gölü'ydü.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüklerimi anlatmadan önce size internette yaptığım taramadan elde ettiğim kimi bilgileri paylaşayım. Vikipedi, ve bazı başka kaynaklardan topladığım bilgilere göre gölle ilgili şunları söyleyebilirim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Eber Gölü, Afyonkarahisar'ın Bolvadin ilçesinde bulunan göl Türkiye'nin 12.büyük gölüdür. En derin yeri 21 m'dir. Çöküntü gölüdür. Bu sebeple yıl içerisinde yüzölçümü farklılık gösterir. Ortalama 150 km2'lik bir alandan oluşuyor. Akarçay ve Sultandağlarından gelen kaynak suları ile beslenen gölde daha önce en düşük su seviyesi Ekim 1991 de görülmüş ve göl alanı 62 km2 ye kadar düşmüş. En yüksek su seviyesi ise Mayıs 1969'da görülmüş ve o zaman göl alanı 164.5 km2 ye ulaşmış. Çok büyük bir göl olmasına rağmen üzerinde bulunan kamışlardan dolayı büyük kısmı göl değil de çayırlık gibi görülür. Özellikle avcıların uğrak yeridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde yüzlerce yüzen adacık bulunur. Bu adacıklara kopak denir. Kopaklar kalınlaşan kamış köklerinin topraktan ayrılarak üzerine zamanla rüzgarın etkisiyle toprak birikmesiyle meydana gelir. Bazı kopaklar o kadar büyüktür ki üzerlerinde balıkçı ve kamışçıların geçici evleri bile bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göl eski zamanlarda Akşehir gölü ile büyük tek bir göl halindeydi. Fakat zamanla su kaynaklarının azalması ile Akşehir Gölü Eber gölünden ayrılarak ayrı bir göl oluşturdu. Halen Eber gölü bir kanal vasıtasıyla Akşehir gölüne su aktarmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eber Gölü, bir zamanlar kuş cenneti görünümünde ve yüzeyinde su çiçekleriyle bezenmiş bir bahçe iken, bugün yanına yaklaşılmayacak kadar kirletilmiştir. Eber Gölü Afyon şehrinin atıkları, süt endüstrisi, şimdi kapatılmış olan Şeker ve Alkoloid Fabrikalarının atıklarıyla kirletilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde küresel ısınmanın etkisiyle ve özellikle su kaynaklarının bilinçsiz kullanılmasıyla göl küçülmeye başlamıştır. Bu nedenle Akşehir Gölüne su aktarılamamış bu da Akşehir Gölünün sularının çekilmesine sebep olmuştur. Bu nedenle Türkiye'nin en güzel göllerinden biri olan göl yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinçsizce yapılan barajlar ve çiftçilerin sulama amacıyla kullandıkları dalgıç pompa'lar gölün hem yerüstü hem yeraltı sulama kaynaklarını neredeyse sıfıra indirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eber Gölü, Konya Kültür ve Tabiat Varlıkların Koruma Kurulunun 22.6.1992 gün ve 1359 sayılı kararıyla "1.Derece Tabiat Sit Alanı" ilân edilmiştir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde rehberlerde ve yazılı kaynaklarda bunların daha da cezbedici bir anlatımla, ayrıntılı ve güzel resimlerle süslenmiş resimler eşliğinde okumak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki tüm bunlar gerçek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen söyleyeyim ki artık daha önce bir kez suyunun kıyısına kadar ulaştığım Akşehir gölü gibi, suları çok çekilen Beyşehir gölü gibi, Eber Gölü'nde de "su yok".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaymakamın yanından ayrıldıktan sonra nasıl ulaşacağımı bir de göle yaklaştığımda sorduğum gölün üzerinde "Yol'cu"yla dolaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA2pORa1sI/AAAAAAAAAwk/cJW77q_HZmI/s1600/eberustu-k.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 360px; height: 270px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA2pORa1sI/AAAAAAAAAwk/cJW77q_HZmI/s400/eberustu-k.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5494451627225700034" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gördüğüm yukarıdaki fotoğraftan sizlerin de fark edeceğiniz gibi büyükbaş hayvanların otladığı koca bir çayırlıktı. Dönüş yolunda yolun kenarında batan akşam güneşinin çarpmasıyla parıldayan ve bundan da orada su olduğunu çıkardığım bir küçük bir alan dışında burada göl filan kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternette yaptığım taramada gördüğüm bu yıla ait bazı haberlerde "Kuşlar artık gelmiyor, balıklar öldü, kıyısında inekler dolaşıyor" deniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvanlarını otlatan, eskiden bu gölde balıkçılık yapan çobanlar da benim gördüğümü bana söylediler: "Artık Eber Gölü yok!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölde atıklarla oluşan kirliliği arıtmak için atılan bir özel cins balık gölün eskiden var olan balıklarını kuruttuğundan beri zaten gölde balıkçılık yapamadıklarını söylediler. Suyun kenarına oluşan bataklıklar nedeniyle artık yaklaşmanın olanaksız olduğunu, varılan yerlerde ise kokudan durulamadığını eklediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğum haberlerde de onların söylediklerini resmi kaynaklardan teyid edildiğini gördüm. Bu yılki verilere göre Devlet Su İşleri 18. Bölge Müdürlüğü önceden 215 bin metreküp su hacmi olan Eber Gölü'nde ağustos ayında sadece 5 bin 648 metreküp su bulunduğunu söylemiş.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine internette Ankara Üniv. Müh. Fak. Jeoloji Mühendisliği Bölümü Başkanı ve Jeolojik Mirası Koruma Derneği Başkanı Prof. Dr. Nizamettin Kazancı'nın kendi bloğunda yazdıklarını okudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazısında Akşehir ve Eber gölleriyle ilgili bazı bilimsel gerçekleri ortaya koyan Kazancı "Göllerin doğuş, gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemleri" olduğunu ileri sürüyor ve son yüz yıl içinde tüm Türkiye'deki göllerin küçüldüğünü veya kuruduğunu belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970 sonrası hızla artan sulu tarımın su ihtiyacı nedeniyle, göllerden ve yakınlarındaki yerlere açılan kuyulardan çekilen suların göllerin su düzeylerini düşürdüğünü, bundaki en önemli nedenin "yer altı sularının düzeyinin azalması" olduğunu ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç şu: Eber Gölü artık yok. Peki bundan çıkarılacak ders ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeryüzündeki hiç bir şey yalnız bize ait değil. Doğaya ne yapacaksak hep gelecekte ne olacağını düşünerek yapmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın herkes tarafından kabul edilen istenmeyen sonuçlarının oluşmaması için herkese sorumluluk düşüyor ve herkesin yapması gereken pek çok şey var. Sonrasında "ahlanıp vahlanmamak" için çevremizde ne olduğunu ve buna ne kadar kendimizin yol açtığını anlamamız ve bunun için en azından doğru çözümleri uygulamamamız, yapabileceğimiz her türlü katkıyı sunmamız gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü "Bu dünya yalnız bizim değil". Ama bu sözün anlamını çok uzak olmayan bir dönemde yitirebileceğini iddia etmek de mümkün. Her şey "insan soyuna" onu yakın çıkarı için egemenliği altına almış "küresel kapitalizm"e bağlı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10/11/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-585943138692479491?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/585943138692479491'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/585943138692479491'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/11/yok-olan-bir-golun-feryadn-duyar-msnz.html' title='&quot;Yok olan&quot; bir gölün feryadını duyar mısınız?'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA2pcITVtI/AAAAAAAAAws/7tA3yAcZlA8/s72-c/eberuzak-k.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-7279919352877664986</id><published>2007-11-03T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T03:32:34.678-07:00</updated><title type='text'>"Dr. Mehmet Sadettin Aygen"i kim tanıyor?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA077rpQHI/AAAAAAAAAwM/EO991xoetls/s1600/aygen01.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 180px; height: 252px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA077rpQHI/AAAAAAAAAwM/EO991xoetls/s400/aygen01.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5494449749629681778" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Varlığından Bozcaada'da haberdar olduğum Dr. Mehmet Sadettin Aygen'in izini Afyon'da sürerken daha önce hiç bilmediğim bir gazeteci, araştırmacı, hekimi tanıdım.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"YOL'CU"NUN&lt;/span&gt; yolculuğu ve bu yolculuğu sırasında yerlere, insanlara, olaylara, olgulara ve onların ardındakilere yönelik yaptığı keşifleri sürüyor. Ben de sizlere onları anlatmayı sürdürüyorum. Bu hafta sizlere, daha Bozcaada'dayken adına bir "mim" koyduğum Mehmet Sadettin Aygen'i anlatacağım. Onun izini Afyon'da sürerken önce kitaplarını yayınladığı "Türkeli Matbaası"na gitmeyi planlamıştım. Oraya gidince "matbaadan öte bir yerel gazete"buldum: Adı "Türkeli Gazetesi"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteyi Dr. M.Sadettin Aygen'den devralan, şimdiki sahibi Hakkı Özsoy ve gazetenin eskiden beri yazarları arasında yer alan ve Aygen'le birlikte uzun yıllar birlikte çalışan emekli öğretmen Ahmet Tunca onu bana ayrıntılarıyla anlattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra onların anlattıklarından yola çıkarak Afyon Gedik Ahmet Paşa İl Halk Kütüphanesi'ne ulaştım. Çünkü onun yapıtlarının bir çoğu orada yer alıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Ekim bayramı öncesindeki son iş günü akşamı olması nedeniyle ancak göz atabildiğim kitaplardan öğrendiklerime hoş bir rastlantının da katkısı oldu. Dr. Aygen'i çocukluğunda bir hekim olarak tanıyan bir kütüphane çalışanıyla karşılaştım. Onun verdiği bilgiler de çok yararlı oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Aygen'in önemsediğim yanlarından birisi de bir "hekim-gazeteci" olması. Bilenler biliyor; "sağlık medyası" da ilgi alanımda, "sağlıkçı medyacılar" da tabi!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Aygen'in 5 Aralık 1951 tarihinde yayınlamaya başladığı "Türkeli" gazetesi bugün hâlâ yayında ve ülkemizin en eski gazetelerinden birisi durumunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta 15 günlük bir "dergi" olarak yayınlanan, Türkeli, 8 Kasım 1960 tarihinde başlığının altında yer alan ibareye göre "tarafsız siyasi gazete"ye dönüşmüş. Gazetenin o dönemdeki sahibi Hulusi Özerkan, yayın müdürü ise Doktor M. Saadettin Aygen'miş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O dönemdeki teknolojik olanaklarla elle dizilen bir "tabloid" gazete olan Türkeli'yi, Dr. Aygen 15 Haziran 1987'ye kadar aralıksız yayınlamayı sürdürmüş. Bu tarihte de gazetesini şimdiki sahibi Hakkı Özsoy'a devretmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı yıl çok sevdiği ve çok hizmetler verdiği Afyon'dan ayrılarak İstanbul'a yerleşen Dr. Aygen tek oğlunu burada yitirdikten sonra geçirdiği bir inmeden sonra evine kapanarak eşi Meserret Hanım'la birlikte yaşamının son dönemini burada yaşamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Mayıs 1998'de vefat eden Dr. Aygen'in izini İstanbul'da da sürdürmeye söz veriyorum. Çünkü aynı yıllarda "tüm hekimlerin meslek örgütü olması gereken" tabip odasında bir gönüllü hekim olarak ben de vardım, çeşitli sorumluluklar üstlenmiştim, örneğin İstanbul Tabip Odası'nın yayın organı "Hekim Forumu"nun yayınına katkıda bulunmuştum, ama Dr. Aygen'i tanımıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi kendi kendime soruyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Neden o zaman Dr. Aygen'den haberimiz olmadı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorumu başka bir soruyla sürdürüyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Acaba tabip odasının hâlâ farkında olmadığı başka �r.Aygen'ler var mı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözü verip Dr. Aygen'in Afyon'dan ayrılana kadar geçen zamandaki macerasına ilişkin bazı ipuçlarını sunayım. Açık söyleyeyim Dr. Aygen'in kısa biyografisi kitaplarının bazılarının arkasında yer alıyordu. Bunları oradan aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Sadettin Aygen 6 Mart 1922'de Çanakkale'nin Ezine ilçesinde doğmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası Necati Aygen bir öğretmenmiş. Onun çocukluğuyla ilgili bilgileri "Bozcaada" kitabında okumuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozcaada'daki "İstiklal İlkokulu"nda, adalı Rum çocuklarla birlikte, babasının sınıfına değil, okulun diğer öğretmeninin sınıfında öğrenim görmüş. Ardından ortaokulu Çanakkale Ortaokulu'nda, liseyi de Bursa Lisesi'nde bitirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Sadettin Aygen 1940 yılında İstanbul Tıp Fakültesine girmiş ve 1945-46 döneminde mezun olmuş. (Eğer sağ olsaydı, bugün 60 yıllık bir hekim olarak aramızda olacaktı. Acaba ona da "50-60 yıllık hekimlere" verilen onur plaketlerinden birisi verilmiş midir?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1947 yılında askerlik görevini yapmak üzere Afyonkarahisar'a gelen Dr. Aygen askerlik sonrası buraya yerleşmiş. Afyonlular "ısrarla aslen Afyonlu" olmadığını söylediler. Ama o belli ki Afyon'u çok sevmiş. Çünkü askerliği biter bitmez 1948 martında burada muayenehane açarak hekimlik yapmayı sürdürmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun yıllar serbest hekim olarak, kekemelemesi nedeniyle Afyonluların deyişiyle "pepe doktor" olarak hizmet etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Aygen Afyon kamuoyunda "fakir babası" olarak tanınırmış. Hastalarına bazen kendi yaptığı ilaçlardan verirmiş. Ona giden ve "iyi olmayan" hiç kimse olmazmış. Onun için herkes ona gidermiş. Hastaları ona "Afyonkarahisar'ın Lokman Hekimi" derlermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalarına çok az parayla, bazen para bile almadan bakmış. Çoğu zaman ilaçlarını kendisi vermiş. Başka doktorlara gidenler bile ona uğrayıp bir de onun değerlendirmesini alırlarmış. O nedenle orada çalışan bazı doktorlar onu, "hastadan az ya da hiç para almıyor, bizim hastalarımızı da muayene ediyor" diye, bir çok kereler tabip odasına ve maliyeye şikayet etmişler. Müfettişler ise muayenehanesine gelip durumu anlayınca "bir acı kahvesini içip" giderlermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla köylüsü, şehirlisi, çocuğu büyüğü, zengini, memuru, yoksuluyla tüm Afyonluların çok sevdikleri bir hekim olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatılanlara göre Afyon'da görev yapan yöneticiler, kentin ileri gelenleri de onu çok sever sayarlar, kendilerinden birisi olarak görürlermiş. Çünkü herkesle iyi geçinirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA08Sv6OJI/AAAAAAAAAwU/7p95xJHgWZA/s1600/aygen02.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 237px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA08Sv6OJI/AAAAAAAAAwU/7p95xJHgWZA/s400/aygen02.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5494449755821586578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muayenehanesi eski Afyon Çarşısının en önemli caddesinde gazetenin az ilerisinde küçük ahşap bir binadaymış. İkinci kattaki odasına gitmek için bir dar koridordan geçilirmiş ve bu koridorda bir kişi ancak yengeç gibi "yan yan" yürüyerek ilerleyebilirmiş. Çünkü koridorun bir yanında yerden tavana kadar yığılı, araştırmaları için dünyanın dört bir yanından getirttiği kitapları dururmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı sıkışıklık muayene odasında da yaşanırmış. Muayene için bir hasta içeri girince içerdekiler çıkmak zorunda kalırlarmış. Çünkü orası da kitaplarla doluymuş ve kendi koltuğundan başka yalnız bir kişinin oturacağı bir sandalye bulunurmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Aygen kitaplarının hemen hepsini Afyon'dan ayrılırken söz ettiğim il halk kütüphanesine bırakmış. Kütüphanedeki memure hanım, kitapların kaydını kendisinin yaptığını ve çok fazla olduğunu ve depoda ayrı bir bölümde muhafaza edildiğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Aygen'in yine nereden kaynaklandığını bilemediğimiz yazarlığı daha tıp fakültesini bitirdiği yıllarda başlamış. Kendi yazdığı biyografisinde de ifade ettiği gibi, uzmanı olmamasına karşın 1946 yılında ilk kitabını, "dermatoloji" yani deri hastalıkların alanında bir bilimsel kitap olarak yazmış. Bu kitaptan uzmanlık alanı dermatoloji olan birisi olarak da haberim yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok değil 3,5 yıl sonra kurduğu Türkeli Matbaasıyla dergi ve gazete yayıncılığına başlamış. Bu matbaada çoğu kendisinin yaptığı araştırmalardan ve Afyon'un çeşitli özelliklerini anlatan kitaplar hazırlayıp yayınlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun kendi başına ve başka bazı dostlarıyla yazdıkları kitapları arasında şunlar var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1973'de "Afyonkarahisar Camileri", 1979'de "Afyonkarahisar Kaplıcaları ve Maden Suları" -bu kitap uzmanları tarafından bugün de önemli bir kaynak kitap olarak kabul ediliyor-, 1980'de "Şair ve Mutasavvıf Gülâboğlu Muhammed Askeri", "Afyon'da Söylenen Ninniler", Afyonkarahisar Bilmeceleri", 1981'de "Büyük Lügatçi Şemseddin Karahisari Ahteri", 1982'de "Ali Çetinkaya" monografisi, 1983'de "Atatürk Afyon'da", 1984'de "Büyük Zafere Doğru", 1985'de "Büyük Filozof Esirüddin Ebheri", 1985'de "Afyonkarahisar Masalları", 1985'de "Bütün Yönleriyle Bozcaada" "İmadoğlu Hasan Karahisari", 1986'da "Afyon'daki Kadınana".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitapların çoğu bir çok araştırmanın ve bu konulardaki Türkçe, Osmanlıca ve Arapça kaynakların derlenmesiyle oluşturulmuş. İçlerinde çok sayıda doğrudan görüşmelerle kaleme alınan tanıklıklar, o dönemde çekilmiş, kimi resimler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA08sid8rI/AAAAAAAAAwc/CNCm1c1EJi4/s1600/aygen03.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 360px; height: 356px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA08sid8rI/AAAAAAAAAwc/CNCm1c1EJi4/s400/aygen03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5494449762744529586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunca yoğun ve etkin yaşamına karşın, kendisinin çekilmiş resimleri yok denecek kadar az. O kitaplardan birisinde gördüğüm bir resmi onu tanıyan kütüphane memuresine sorup doğrulattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa boylu, tıknaz, bir insan olduğu söylenen bu hekim, araştırmacı ve yazarla ilgili olarak başka kaynakları da araştırıp, onu daha yakından tanımak sanırım pek çok insanın hoşuna gidecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında işi bu olan, yani "tıp tarihi" ve "yerel tarih"le uğraşan uzmanlar onu araştırıp bizlere çok daha iyi tanıtmalılar. "Gezerken" de ondan söz etme nedenlerimden birisi de bu. Belki birileri özenir ve bu işe soyunur. Hadi "yerel tarihçiler" iş başına... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;03/11/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-7279919352877664986?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7279919352877664986'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/7279919352877664986'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/11/dr-mehmet-sadettin-aygeni-kim-tanyor.html' title='&quot;Dr. Mehmet Sadettin Aygen&quot;i kim tanıyor?'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEA077rpQHI/AAAAAAAAAwM/EO991xoetls/s72-c/aygen01.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-4638163020787158142</id><published>2007-10-27T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T03:23:45.919-07:00</updated><title type='text'>"Yol'cu"ya bir köy şairi yolcu oldu...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;"Toroslardan Esintiler-Gönülbahçemden" adlı kitaptan ve onun ozanı Şemin Girgin'den haberiniz var mı?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YAĞMUR&lt;/span&gt; şiddetimi artırsam mı, artırmasam mı diye düşünüyor, grili karalı bulutların arasındaki beyazlı-mavili gök yüzü beni bir umutlandırıyor, bir karamsarlığa düşmeme neden oluyordu. Yolun devamını bilmiyordum. Yağış çoğalırsa, yol kötüyse gibi kötü olasılıklar çakan şimşeklere koşut aklımdan geçiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derebucak'ı ve ondan sonra gelen Çamlık'ı geçmiş, artık Toroslardan aşağıya doğru inmeye başlamıştım. Hızım çok yavaştı. Çünkü dik, dar ve dolambaçlı bir yokuştan aşağıya, üstelikte çiseleyen yağmurda ve arada çakan şimşeklerin parıltısında, olabildiğince dikkatli bir şekilde iniyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir yandan da bu yavaşlık, yağmurun değmesiyle daha bir yoğunlaşan çam ağaçlarının kokusunu içime çekmeme olanak tanıyor, gözlerim yeşilden ve yeşillikten dolayı bayram ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün "bayram"dı ve benim için de en azından "görsel" bir bayram gününe dönüşmüştü.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bademli Köyünün tabelasını görmüş ama köyün içine doğru girmemiş, üst tarafından dolanarak bu küçük yerleşimi yukarıdan izlemiş, acaba adı neden "Bademli" diye düşünmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol biraz düzleşip, genişleyince çevreyi daha dikkatle izlemeye başladım. Yağmur şiddetlenmemişti. "Görsel bayram" sürerken, gün artık yavaş yavaş akşama dönmeye yüz tutuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir köy tabelası daha gördüm sol tarafta: "Süleymanlı 1 Km." yazıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oraya da sapmadım. Hâlâ yoldan ve yağmurdan yana kaygım ortadan kalkmamıştı. Sürdüm aşağıya doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz 500 metre ya geçmiş ya geçmemiştim yine yolun solunda elinde torbasıyla yavaş yavaş aşağıya doğru yürüyen birisini gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmurun şiddetlenme olasılığını bir kez daha aklımdan geçirip, "Nereye gidiyor bu adam acaba bu saatte" diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o sırada göz göze geldik. Elini kaldırdı. Durdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"ya bir yolcu daha binecekti. Sevindim. İşte bir sohbet fırsatı daha çıktı diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de bu yaylaların yerlisi, buralı, buranın köylerinden bir "köylü".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun gideceği yere kadar gitmek ve bu sırada hoş bir sohbetin kapısı açmak, yolculuktan keyif almak, insanımızın duygusunu düşüncesini öğrenmek, kimbilir belki de "Yol'cu"dan ve yolculuğumdan söz etmek mümkün olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası bir "gezerken" yazısı daha çıkabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yazıda "halkımızın" memleketin hal ve gidişine nasıl baktığını yazma fırsatı doğabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEAycPh7asI/AAAAAAAAAwE/KCvBEF3Y8ms/s1600/semin.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 340px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEAycPh7asI/AAAAAAAAAwE/KCvBEF3Y8ms/s400/semin.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5494447006178568898" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İçten bir "merhaba"yı "iyi bayramlar" sözü izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra tanıştık. Ben "Şemin Girgin" dedi. "Süleymanlı köyündenim" dedi. "Güzeldir bizim köy" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Beşiktaş Belediye Başkanı bizim köydendir, uzaktan akrabam olur" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimdir acaba Beşiktaş Belediye başkanı diye belleğimi yokladım. İsim gelmedi aklıma. Ben duraksayınca o söyledi: "İsmail Ünal"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Mimardır kendisi bizim köye de çok güzel bir köy evi yaptı"dedi. "Ormanda geçici işçi olarak çalışıyorum, ama bu ayın sonunda kadro bekliyorum"dedi. "İki çocuğum var. Birisi üniversiteyi bitirdi diğeri okuyor, Allah bağışlarsa" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol yaklaşık yarım saat sürdü, yol boyunca sohbet ettik. Memleketten konuştuk, politikadan konuştuk, dağlardan ormanlardan, yaylalardan konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Şemin kardeşim şuraya adını adresini telefonunu yaz hele, belki sonra bir yerlerde haberleşmek gerekir" dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demez olaydım. İşte o zaman "Yol'cu"nun yolcusunun bir köy ozanı olduğunu anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bu sözüm üzerine Şemin Girgin çantasından bir kitap çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı "Toroslardan Esintiler-Gönülbahçemden"di.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Canım sıkıldı mı ben şiir söylerim" dedi Şemin Girgin. Sonra sürdürdü: "Torosların pek çok köyündeki pek çok köy ozanı gibi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Affetmemi ister gibi boynunu büktü ve "Okuyamadım. Üzerinde çalışamadım, Geliştiremedim kendimi. İmkânımız yoktu. Ama her fırsatta söyledim. Sonra bazı dostlar önayak oldular, yardım ettiler ve ben kendim bastırdım bu şiir kitabını" dedi. Boynu bükülmesi gereken o değildi tabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana diyecek pek fazla bir şey kalmadı. Ne diyebilirdim ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O orada ve o koşullarda yapacağını yapmıştı. Önce yaylalarda çoban olmuş, hayvanlarının ardında gezmiş. İlk okulu bitirmiş, herkes ne yapıyorsa aynısını yapmış. Evlenmiş, çocuk çoluk sahibi olmuş, sıkıldıkça da şiir söylemiş, şiir yazmıştı. Bildiklerini, inandıklarını, kendi doğrularını yazmıştı. Sonra köyünü, yurdunu, yuvasını, doğasını, ağacını, dalını, çiçeğini yazmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini yazmıştı en çok da. Dertlerini, sıkıntılarını sözcüklerle dile getirmeyi yeğlemişti. Daha yüksek okullarda okuyamadığı için bu kadarına yetmişti gücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de başka söze gerek yoktu. Artık sözü "kitaptaki kimi zaman hece ölçüsünde, kimi zaman serbest yazılmış" dörtlükler almalıydı. Öyle de oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;font size=1&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;"GÜN aşar mı doğar mı bilmeyen&lt;br /&gt;Sürüne sürüne ölmeyen&lt;br /&gt;Ağlayıp ağlayıp gülmeyen&lt;br /&gt;O garip ben işde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksi aksi işler yapan&lt;br /&gt;Kendi eli ile derdleri kapan&lt;br /&gt;Doğrudur diye eğriye sapan&lt;br /&gt;O garip ben işde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saz getirdip çalamayan&lt;br /&gt;Sevip de alamayan&lt;br /&gt;Varsa aradığın bulamayan&lt;br /&gt;O garip ben işde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimde kağıt destan okurum&lt;br /&gt;Kalem ile halı dokurum&lt;br /&gt;Kendi alimle kazılan çukurum&lt;br /&gt;O garip ben işde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçedeki gülleri açmadan solan&lt;br /&gt;Her günü azap olan&lt;br /&gt;Varsa o garip kim diye soran&lt;br /&gt;O garip ben işde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her zaman şiir dilinde&lt;br /&gt;Gittiği yerde çanta elinde&lt;br /&gt;Böylesini görürseniz Simyan elinde&lt;br /&gt;O garip ben işde"&lt;br /&gt;&lt;/font&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun yolculuğu sürerken böyle buluşmalar, kesişmeler, çarpışmalar yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dağın başında bir ozan çıkıyor ve elini, yurdunu, kendini, kendi gibileri olanları, yaptıklarını ve yapmadıklarını "şiirle" anlatıyor. Şiir söylüyor, şiir konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun "daimi" yolcusuna ise "gezerken"de bunları sizlerle paylaşmak düşüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27/10/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-4638163020787158142?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/4638163020787158142/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=4638163020787158142' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4638163020787158142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4638163020787158142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2010/07/yolcuya-bir-koy-sairi-yolcu-oldu.html' title='&quot;Yol&apos;cu&quot;ya bir köy şairi yolcu oldu...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TEAycPh7asI/AAAAAAAAAwE/KCvBEF3Y8ms/s72-c/semin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2753730514239340497</id><published>2007-10-22T05:57:00.000-07:00</published><updated>2007-10-23T02:18:03.685-07:00</updated><title type='text'>Yola düşmek ve işlere yoğunlaşmak keyif veriyor</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Güzel bir aydı Eylül ayı. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun "İstanbul Molası" güzeldi. &lt;br /&gt;Dostluklar arkadaşlıklar, "uzakta" olunca daha çok hissediliyor, daha iyi anlaşılıyor. &lt;br /&gt;Ve tabi sonrasında da "ne yapıp yapıp" buluşuluyor. &lt;br /&gt;Buluşulamazsa bile, haberleşmek, ne halde olduğunu öğrenme gereksinimi kendini daha bir sıcak ve yakıcı olarak hissettiriyor.&lt;br /&gt;Bir "merhaba ve nasılsın" sorusu, insanın varolduğunu ve "iyi olduğunu" en önce kendisine hissettiriyor.&lt;br /&gt;AKM'de İstanbul Bienal'ini gezerken o "merhaba"yı diyen Mahmut, illa görüşelim deyip davet eden "Zümrüt, Fatih" ve daha niceleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paylaşılan dertler, sorunlar, sorunlara çözüm bulunamasa paylaşmak, şöyle ya da böyle verilen destekler, dayanışmalar, küçük rota sapmalarına yapılan yerinde ve gerekli müdahaleleler, sevinçler, üzüntüler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra "koca" İstanbul'da kesişen yollar, küçük rastlantılar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan bir dolu güzellik, çekilen bir dolu fotoğraf, arada gündeme gelen bir dolu iş, kimi kırılmaların, bozulmaların ayrımına daha yakından varmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yaşam ve yaşamak "işte" bu...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Eylül sona erip de Ekim'den bir haftayı daha önce Sevgili Hırant, sonra da Belgesel Sinema Festivali'nin o güzelim filmleri nedeniyle çalmak...&lt;br /&gt;Hırant'ın "Kırlangıcın Yuvası"nı sevgili Bülent Arın'ın gözünden görmenin ve sevgili Şehbal'le duygu dolu bir ortamda izlemenenin buruk, insana yapmadıklarını bir kere daha hatırlatan güzelliği...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Artık demir almak günü gelmişse zamandan...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yola çıkma zamanı geldiğinde, artık gitmek gerektiğinde durmamanın farkına varmanın yarattığı ivmeyle yeniden yollara düşmek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 Ekim pazartesi sabahı ufukta birleşen yolun iki kenar çizgisini görmenin, onların iki yanında göz alabildiğince, toprağı, göğü, doğayı, bütün bunların arasında yol alan yaşamı, o yaşamın içindeki hep hareket halinde olan "Yol'cu"yu ve onun içinde umutları, düşleri, planları yapmak istedikleriyle insanın kendini bir kez daha derinden yakalaması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En içten, en yürekten, en yüksek sesle atılan bir çığlık, bir haykırış: Yaşam ve yaşamak çok güzel... Ben böyle yaşamayı seviyorum... Rastgele!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir mola ile varılan Adapazarı, Akyazı, Küçücek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni sevdiğini sana hissettiren insanlarla  bir kez daha buluşmak, onların suyunu içmek ekmeğini yemek, onların yetiştirdiği kokulu üzümleri tatmak ve küçük meraklar, küçük söyleşiler, umutlar, düşler, düş kırıklıkları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ve ertesi günü yeniden yollara düşmek...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İş zamanı! Çalışma, buluşma zamanı... Buluşmak ve çalışmak gerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o yüzden verilen ikinci molanın yeri "Ankara". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Eriş. Bir paylaşım ve gerçekler.&lt;br /&gt;Sevgili Altan. İşler birlikte yapılacaksa derdini anlatmak gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bir de resmi ve gayriresmi buluşmalar... &lt;br /&gt;Sağlık Bakanlığı, BUlaşıcı Hastalıklar Şubesi, Hasta Hakları Birimi...&lt;br /&gt;Planların, işlerin, düşlerin bir de böyle konuşulması ve paylaşılması... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan küçük bir dost ziyareti ile, yine seven ve sevilen insanların mutluluğuna neden olmak ve o kısacık anda mutluluğu paylaşmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve planlanan ama gerçekleşmeyen buluşmaların burukluğu, hüznü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Sakarya Caddesi'nin birahanelerinde Ankara'nın lacivert gecelerini başlatıp, karavanın yatağında tamamlanan günler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü günün sabahı yine yollar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu'nun içlerine uzanan ilçe yolları, köy yolları, stabilize yollar, kaybedilen sonra bulunan yollar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçilen yoksul köyler... Doğanın ve onun içinde insan elinin yarattığı "eşitsizlikleri" bir kere daha, bin kere daha fark etmek...&lt;br /&gt;Ocak kokuları, hayvan kokuları, tezek kokuları, arada canım toprağın kokusu... zaman zaman çok güzel, zaman zaman acı kaynak sularının tatları. Toprak, gök ve ikisini bölen bir kara yol. O kara yolda bir yol bulan ve tutturan "Yol'cu" ve ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ve Yunak...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Çok sevdiğim bir dostumun iki yılı aşkın bir zaman görev yaptığı KOnya'nın Yunak adlı küçük kasabasında bir iz arama serüveni... &lt;br /&gt;İnsanın kendisiyle giden ve de gitmeyen yaptıkları... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yazıyı  o anı yaşarken düşlemek ve birden bir acı haberle, acı düşlerden acı gerçeklere yeniden gark olmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hırant'ı, İlhan'ı kaybetmenin ardından bir de erken gelen Mehmet Uzun'un kaybını duyup kahrolmak. &lt;br /&gt;Bir ışığın sönmesi... Bir çok ışığın titremesi... &lt;br /&gt;"Tam kenarında gelmiştik" diye düşündüğüm barış mumunun bir daha sönmesi ve yeni bir çatışma ortamına herkesin koşarak yönelmesi... &lt;br /&gt;Savaş, acı, yıkım, kan gözyaşı ile dolu günlerin korkusunu taa içinde bir kez daha yaşamak... &lt;br /&gt;Bir film şeridi gibi o tehdidin altında oynayan, bağıran ama barış dolu bir yarına yönelik isteği haykıran küçük çocuklar, acılarını yüreklerine gömmüş annelerin bilgece söyledikleri... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ve Diyarbakır!... &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Acıdan yorulunan bir günün gecesinde dünyaya başka bir yerden bakan "Hoca Nasrettin"in yanına varış... Başka bir bilgeliğin insan beş altı duyusuna birden ulaşan uyarıları...&lt;br /&gt;Kentin içinde yaşamı bir anda yok, bir anda var eden dinin kurallarını gözlemlemek ve kendi kendine "Bu nasıl bir iştir" diye sormak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi günü yeniden düşülen yollarda, bu kez giderek yok olan, biten, sönen, sonra eren bir "doğa" parçasının acısını görüntülemek zorunda kalmak... Oysa o gün "Bayram!" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ördeklerin, karabatakların, martıların imdat çığlıkları arasında kuruyan, ilerilere çekilen, ölmeden önceki son hareketsizliğini yaşayan bir göl: Beyşehir gölü... &lt;br /&gt;Boynu bükük, artık bitemiş bir balıkçılığın köhnemiş mirasları, balıkçı kayıkları, parçalanmış ağlar... &lt;br /&gt;Ağlamayı bile unutturan, anılarda kalan eski görüntülerle uyuşmayan bu gerçekliğe karşı okunan "bir lanet"...&lt;br /&gt;Kaybedilen karşısında yaşanan çaresizlik... Bir daha bir daha, bir daha ve hep!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Kaçarcasına uzaklaşma isteği ve yola devam ediş. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Daha önce geçilmemiş bir yoldan Toroslara tırmanırken, ortalığın yeniden yeşillenmesinin, dağların direncinin farkına varılması... Yükseldikçe yeniden güzelleşen, sanki daha yukarılara tırmanarak insandan, insan eliyle gelecek olan "son"dan, günü dolmuş, tüfeğinde mermisi bitmiş bir "eşkiya" gibi kaçan "doğa"... Küçük buluşmalar... Derebucak'ta, Çamlık'ta, Bademli de, Süleymanlı'da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygularımı anlayıp birden kararran gökyüzü ve sesszi bir ağlayışı andıran incecik bir yağmur... &lt;br /&gt;O yağmurda yürüyen yalnız bir adamın kalkan eli... Bir "merhaba"!. Önce soğuk, sonra giderek ılıklaşan, ısınan ve sıcaklaşan bir "yol ve yolculuk sohbeti"... Birden bir çantadan çıkan bir şiir kitabı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ben sıkılınca şiir söylerim... Çobanlık yaparken başladı bu alışkanlık..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Şiir söylemek"...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O toprakların bir geleneği... bir alışkanlığı yaşamın bir unsuru... Şemin Girgin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun tek farkı... birileri desteklediği için 72 sayfalık bir kitaba dönüşmesi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Elimde kağıt destan okurum&lt;br /&gt;Kalem ile halı dokurum&lt;br /&gt;Kendi elimle kazılan çukurum&lt;br /&gt;O garip ben işte"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;diyen Şemin Girgin'le Cevizlik'te ayrılmadan önce içilen iki bardak veda çayı.. &lt;br /&gt;Sonrasında bir fotoğraf ve bir el sallaması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolana dolana bir inişten sonra Akseki'nin yavaş, durgun  ama çok derinlerdeki kıpırtısının hissedildiği henüz "bozulmamış" bir Anadolu kasabası... Bir sinema seti gibi... Bir aşk hikayesi anlatırken kendi hikayesi de anlatılacak bir iç akdeniz kasabası... Yaşlı bir kasaba, görmüş geçirmiş bir kasaba... Gençleri artık çoktan kaçmış, belki ilçe olmaktan bile çıkmış, ama asırlık bir ağaç gibi "dünya yıkılana kadar ben burada duracağım" diyen bir yer... O yerin bir insanın "hüznü"ne  benzeyen "hüznü". Sonra ancak Nuri Bilge Ceylan'ın fark edebileceği yarım ama "genç" bir gülüş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yolun sonu "Manavgat"...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir mola... İnternet... "Uygar dünya"dan alınan haberler... &lt;br /&gt;Biraz ilerde Belek'te Kadriye Belediyesi'nin lüks otellerin plajlarını aratmayan donanımıyla pırıl pırıl, her yanı temiz, hizmet eden insanları dost ve güler yüzlü bir yer ve orada "yalnız" geçen ama çoklukla paylaşımın düşlendiği bir haftasonu... Hatta bayramın son iki günü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra 30 kilometre uzaktaki Antalya'ya varış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostluklar, arkadaşlıklar, yapılması gerekenler ve yapılanlar.&lt;br /&gt;Nuri bey, Antalya Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği, Diyabetin kaygısı, Hasta Hakları Dergisi, Martı FM 98.0 de Murat Yıldırım ve Mürüvvet hanımla 45 dakika süreyle 26 Ekim hasta hakları günü münasebetiyle sağlık hakkı, hasta hakları ve sağlık sistemi üzerine hoş ve spontan bir şöyleşi. Konuşmanın paylaşmanın güzelliği...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Dostluklar, arkadaşlıklar, yapılması gerekenler ve yapılanlar.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Mücella, Başak ve Tuncay Soydan... Gülseren Hanım; eski ve yürekli bir hemşire, hasta hakları gönüllüsü, bir balıkçıda yenilen akşam yemeği, "ne olacak  bu memleketin hali"ve nefis bir balığın nin meze olduğu üç kadeh rakı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra I. Uluslarası Tıp Etiği ve Tıp Hukuku Kongresi...&lt;br /&gt;Sevgili Ayşegül Demirhan Erdemir, Murat Civaner, Nüket Örnek Büken, Hafize Öztürk, Yaman Örs, Arın Namal... Öğrenilen, farkına varılan yeni bilgiler... Yeni gerçekler... Yapılanlar ve yapılamayanlar... Eksikler ve yanlışlar... Birim ve Akademia, Akademia ve toplum....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hayır, Hayır, Hayır...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kongrenin 2. gününe denk gelen 5,5 saatlik bir Konya yolculuğu. "Yol'cu" olmaksızın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ve Konya...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Yine "Dostluklar, arkadaşlıklar, yapılması gerekenler ve yapılanlar"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Derneği, Konya-Karaman Tabip Odası, Konya Gazeteciler Cemiyeti, Selçuk Üniversitesi Basın ve Yayın Fakültesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sağlık için Medya, Medya için Sağlık.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Önce Konya Televizyonu'nda cuma gecesi tam 1,5 saat "Sağlık AKtüel" adlı canlı yayınlanan sağlık programına konuk olmam ve Konyalılara bir de buradan seslenme fırsatı bulmak...&lt;br /&gt;Sağlığı ve medyayı bir arada dert edinen insanların; "Nazmi Zengin'in, Fatih Kara'nın, Oktay Sarı'nın, insanüstü çabaları... Hem tv programı, hem de seminer için, öncden bildiğim ama bir kez de yakından tanık olduğum çabaları...&lt;br /&gt;"Hiç bir emek boşa gitmez" sözünün bir kez daha doğrulanması...&lt;br /&gt;Az ama öz bir bilgi ve deneyim paylaşımı... İyi yapılan bir işin onuru ve keyfi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir göz açıp kapamada sonlanan 365 kilometrelik dönüş yolu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden Antalya'ya varış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yaşam ve yaşamak "işte" bu...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NOT: Anlatılanlarla ilgili ayrıntıları, örneğin fotoğrafları görebilmek ve programa dair bilgileri öğrenmek için listeye üye olabilirsiniz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-2753730514239340497?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/2753730514239340497/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=2753730514239340497' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2753730514239340497'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2753730514239340497'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/10/yola-dmek-ve-ilere-younlamak-keyif.html' title='Yola düşmek ve işlere yoğunlaşmak keyif veriyor'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-4298636870963687470</id><published>2007-10-20T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T03:15:25.892-07:00</updated><title type='text'>"Yaptıkların seninle gidiyor..."</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bellek unutuyor, unutmayanlar ölüyor, yapılanlar eğer yazılıysa yarınlara kalıyor...&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ŞEHİRLERİN&lt;/span&gt;, ilçelerin, kasabaların, köylerin her birinin herkes için geçerli özel anlamları, özdeş oldukları özellikleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara "Başkent"tir, İstanbul "payitaht"tır, Konya "Mevlana'nın mekanıdır".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin doğduğu, büyüdüğü, nüfusa kayıtlı olduğu yer ise "kendi memleketi"dir. Onun için anlamını bu özelliği oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi yerlerin ise herkes için farklı birer anlamı vardır. Örneğin, Erzurum benim için okula başladığım yerdir. Van ise "doğu"yu algıladığım, anladığım yerdir. Diyarbakır ise benim için "Kürt olmanın" ne demek olduğunu öğrendiğim yerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"yla birlikte yolumuzu çevirip geçtiğimiz son yer olan Konya'nın "Yunak" ilçesi ise benim için bu yıl "mide kanseri"nden yitirdiğim arkadaşım "Dr. İlhan"la özdeşti benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşı çok daha eski olduğu halde, tıp fakültesini verdiği bir aradan sonra bitirdiği için 12 Eylül darbesi sonrasında getirilen "mecburi hizmet"ini burada yapmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada yalnız hekimlik değil, atanmış olarak "belediye başkanlığı" görevini de üstlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir araya geldiğimizde çok sık anlatırdı Yunak'ı ve orada yaptıklarını. Kendi yurdu olarak görmüştü orayı, çok sevmiş, oraya ve insanına hizmet etmekten mutlu olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce bir kez geçtiğim bu ilçeyle ilgili belleğimde çok az şey vardı, oraya gittiğimde. Yeniden "keşfetmeye" çalıştım. Ama bu keşif biraz da İlhan'ın izini aramaya dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"yu park ettiğim sağlık ocağının eskiden "Kaymakam Konağı" olduğunu, hemen karşıdaki eczacıdan öğrenince; İlhan'ın çalıştığı, o zaman sağlık ocağı (aslında sağlık merkezi) olan, şimdi ise Yunak Devlet hastanesi olan yere gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım onu anımsayan birilerini bulmak, eğer bulursam onun çalışırken yaptıklarından kaynaklanan kimi izleri arayacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arife günü olduğu için birkaç acil hasta dışında kimse yoktu, hastanede. Kapıda oturan birkaç kişiden birisi oranın doktorlarından birisiydi. Merhabalaşıp tanıştım ve İlhan'dan söz ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ağbi ben buralıyım ama 2 yıldır buradayım. 2000'de okulu bitirdim, öncesini bilmem" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim bilir diye üstelediğimde şimdi emekli olan bir müstahdemden söz etti. Nasıl bulurum dediğimde de kolay olmayacağını belirtti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski ve il merkezlerine uzak olan ilçe merkezlerinde eskiden "merkez sağlık ocağı" yerine aynı zamanda yatağı da olan "Sağlık Merkezleri" yapılmıştı. Bir aralık "10 yataklı devlet hastanesi" diye anılır olmuştu. Sonra yine merkez sağlık ocağı oldu, en sonunda da burada olduğu gibi "ilçe devlet hastanesi"ne dönüştürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu merkezlerin mimari yapıları birbirlerinin aynıdır genellikle. Birisi yarı yarıya toprağın içinde olmak üzere "iki katlı" binalardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden üst katlarında hasta ve doktor odaları, hatta ameliyathaneleri olurdu. Alt katta ise yemekhane, laboratuar, röntgen, diş ünitesi gibi birimler yer alırdı. Sonra alt katları sağlık ocağına dönüştü. Şimdi ilçe devlet hastanesi olunca da genellikle acil bölümleriyle poliklinikler burada oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle ilçe dışında ve bölgenin yapısı müsaitse bir yamaçta yer alırlardı. Hizmet birimini arkasında da iki tane lojman olurdu. Birisi biraz köşkü andırırdı ve doktorlar burada otururlardı. Diğeri ise hemşire ve diğer personelin kaldığı lojman bölümüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunak'taki de öyleydi. Hastane onarımdan geçmiş ve albenili bir hale getirilmiş. Doktor ve personel lojmanlarına ise dokunulmamış. Doktor lojmanının önündeki büyük ağaçların yaşlarını hesap etmeye çalıştım. "Acaba İlhan dikmiş olabilir mi" diye aklımdan geçirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada bir iz bulma şansı olmayınca yeniden ilçe merkezine döndüm ve yaşı uygun olan kişilere onu sormaya niyetlendim. İlçenin meydanında gezerken, adını ilçenin adından alan bir eczane görünce, "en eskisi budur" diyerek ona yöneldim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle olduğu gibi eczacı orada değildi. Kalfalardan biraz daha yaşlıca olanla konuştum ve İlhan'dan söz ettim. Anımsadı. "O burada çalışırken, annem, baba sağlık ocağında çalışıyordu, o yüzden tanıyordum, tez canlı, biraz da ters biriydi" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlhan mesleğin kurallarından ödün vermeyen, işine seven ve gereği gibi yapan bir insandı. Şimdi tartışılan "sekiz saatlik tam gün" değil, 24 saat çalışan bir hekimdi. O nedenle de hastaları çok sever, ama yanında çalıştırdıklarının bazılarıyla, ona iş yaptırmak isteyenler pek hoşlanmazlardı tavırlarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Torpil yapmaz, hatır gönül üzerinden gelen baskılara aldırmazdı. Kuralları ve ilkeleri olan, kendini sürekli yenileyen, okuyan ve insanı bilen, anlayan, doğru ilişki kuran ve gerçekten "hekim" olan bir hekimdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından atanmış da olsa görev yaptığı belediyede belki bir iz bırakmıştır diye oraya gittim. Orası da "arife nedeniyle" tatile girmişti ve kimse yoktu. Dolayısıyla "İlhan'ın izini bulma olanağı da" yoktu!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Yunak'ta iki yıldan fazla zaman hekim olarak görev yapan Dr. İlhan Özel'den bugüne kalan bir iz bulamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü o her hekim gibi işini yapmakla yetinmişti. Bina yapmamıştı, heykel dikmemiş, zamana direnen ve korunan bir eser bırakmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o zaman hekimlerin yaptıklarının aslında "görünmez" işler olduğunu bir kez daha anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava gibi, su gibi, varlıkları halinde hissedilmeyen, yokluklarında, olmadıkları belli olan kişilerdir hekimler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam oradayken bu yıl içinde "mide kanseri"nin neden olduğu, yakınımda yaşanan "ikinci ölüm"den haberdar oldum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Mehmed Uzun'un tüm Kürtleri ve sevenlerini bırakıp gittiğini bir dostum söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok üzüldüm. O İlhan için de "direnç" nedeni olmuştu sağlığında. Onunla konuşma fırsatını bulduğum Diyarbakır'da bu yıl ki "14 Mart Tıp Bayramı" yemeğinde aynı masaya oturmuş ve bunu ona da söylemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptıkları görünmeyen hekimlerin; yapmadıkları, daha doğrusu yapamadıkları, ortaya çıkan sonuçları nedeniyle onları görünür kılıyor ne yazık ki!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlhan'ın Yunak'ından, Mehmed Uzun'a bir "acı selam" veriyor ve gittiği yerde İlhan'la buluşmasını, bunları ona söylemesini diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize düşen ise onları anımsayarak ve bizlere olan vasiyetlerini yerine getirmek. Mehmed Uzun'un en büyük isteği "şiddetin son bulması ve barışın gelmesi" idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O "Ölümsüz birey yoktur ama, bireyler tarafından yaratılan ölümsüz eserler ve bu eserlerin tümünden oluşan ölümsüz insanlar vardır. Barış sadece ölümsüz bir eser değil, insan aklının yarttığı en önemli iştir" demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun bu isteği şimdi çok daha önemli. Çünkü bu amaçla dişini tırnağına takıp uğraşan bir Mehmed Uzun yok bizim önümüzde gidecek. O nedenle de bu en büyük görev bizlerin... İster hakim, ister yazar ister aydın olalım... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20/10/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-4298636870963687470?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4298636870963687470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/4298636870963687470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/10/yaptklarn-seninle-gidiyor.html' title='&quot;Yaptıkların seninle gidiyor...&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-1746548775347771078</id><published>2007-10-06T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T02:34:52.973-07:00</updated><title type='text'>"Yarına ne kaldı"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Cinayete Tanık Olmadan Birşey Yapamaz mıydık?&lt;br /&gt;Bugünü yaşarken, dünden kalanlardan da yararlanarak, yarına kalması gereken, unutmamamız gereken, hepimizin "ortak hafızasını" yaratıyorlardı onlar.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;HER&lt;/span&gt; bir insan bir dünyadır. Evrende kendisine yer bulabilen her dünyanın bir yörüngesi vardır. Bu dünyaların yörüngeleri zaman zaman birbirleriyle kesişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirlerinden haberdar bile olmayan dünyalar birbirlerinden haberdar olurlar bir araya gelirler, tanışırlar ve o kesişmeden hep yeni bir şeyler çıkar ya da doğar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezerkeni okurken haberdar olduğunuz "Yol'cu" da kendince bir dünya. Yaptığından yola çıkarak belki de ona "seyyare" demek daha doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o seyyarenin yani "Yol'cu"nun yörüngesinin kesiştiği, bu kesişme olmasa bu kadar "yakından" tanımayacağım iki insandan söz edeceğim bu hafta sizlere. Onları daha önce tanıyanlarınız olabilir. Olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Onlardan birisi Şehbal Şenyurt. Diğeri de Bülent Arınlı. Çok önceleri ikisinin adını yalnız duymuştum. Belgesel Sinemacılarla günün birinde "yörüngem" kesişip tanışınca da onlardan haberdar olmuştum. Yol'cu Bodrum'dayken de "Gümüşlük Akademisi" sırasında ise onlarla buluştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalıkavak'ta on yılı aşkın zaman içinde, herkes "bunlar acaba deli mi" diyerek küçümserken, toprağın altından, geçmişin içinden ortaya çıkardıkları bir harabeyi yeniden ayağa kaldırarak yeniden yarattıkları eski taş köy evlerinde konuk olduğum zaman daha yakından tanıdım onları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehbal'le köklerimizin aynı toprakta durduğunu o zaman orada olan annesi Sevgili Akgün teyzenin anlattıklarıyla daha iyi anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda terasta yıldızları izleyerek uyuduğum o güzel yaz gecesinde, insana, yaşama, dünyaya; düne, bugüne ve yarına dair uzun uzun konuştum onlarla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umutlarıyla, düşleriyle, isyanlarıyla, yaptıklarıyla ve yapmak istedikleriyle öğrendim o iki "güzel ve dost" insanı. Çok mutlu oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendileri kendilerine verdikleri, üstlendikleri çok "önemli" görevi bir kez daha o zaman fark ettim: Onlar umutlarıyla, düşleriyle, isyanlarıyla, yaptıklarıyla ve yapmak istedikleriyle tüm insanları bizlere ve yarınlara taşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte belgesel filmi ve belgeselciliği de o zaman çok daha iyi kavradım. Bu bir tür "tanıklık ve tanık olduğunu anlatma" eylemi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugünü yaşarken, dünden kalanlardan yararlanarak, yarına kalması gereken, unutmamamız gereken, hepimizin "ortak hafızasını" yaratıyorlardı onlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 yıldır izlediğim, izlerken pek çok şeyi hem de keyif alarak öğrendiğim, belgesel filmleri yaratanlar onlardı. Onlarla yarınlara bir şeyler bırakabiliyorduk. Yiten dünü, yitmekte olan bugünün izlerini yarına onlar taşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu görevi Yaptıklarını sözle anlatmaya gerek yok. Yaptıkları ve yapmakta oldukları onları anlatan "su film"in internet sayfasında ayrıntılarıyla duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlarla yolum son bir haftada iki kez daha kesişti. İlk kesişme noktası Sevgili Hrant Dink'in katillerinin duruşma günü Beşiktaş'ta mahkeme önünde ve Barbaros Meydanı'ydı. Sevgili Şehbal, elinde her zaman olduğu gibi yine kamerasıyla "sessiz isyanını" yarınlara taşımaya çalışıyordu. Orada hepimizin bir görevi varken o ikinci bir görevi de yerine getiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun, eşi Bülent Arınlı'yla birlikte çok daha önce yerine getirdiği görevini dün izlerken hafta içinde ikinci kez kesişti yolumuz. Bu kez mekan Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'ydi. 10. Uluslar arası 1001 Belgesel Film Festivali'nin ilk gününde "Kırlangıcın Yuvası" adlı filmlerini izliyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin bitiminde birbirimize sarıldık ve birbirimizin omzunda ağladık. O bana "insan kendi yaptığı filmi her izlediğinde yeniden ağlar mı" dedi. Ben de ona boğazıma düğümlenmiş, bir türlü çıkamayan bir sessiz çığlıkla "ağlar" diyebildim.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Kırlangıcın Yuvası" 19 Ocak 2007'de katledilen Hrant Dink'in ve Ermeni çocukların yuvasının macerasını, yine Hrant Dink'in ağzından anlatıyordu. "Kırlangıcın Yuvası" Sevgili Hrant "sonradan katil olan bir çocuğun" onu öldürmesinden yıllar önce yaşanan "katl'i" anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin gözünün önünde, hiç birimizin haberi olmadan yaşanan, aslında hâlâ sessiz kaldığımız bir "cinayet"ti bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink o belgeselde, aklının hiçbir zaman almadığı ama "gerçek" olan bir olayı bizlere anlatırken, bugün bizim aklımızın almadığı bir olayı yıllar önce yaşamış bir ileriyi gören insanın bilgeliğiyle bize sorumluluklarımızı, görevlerimizi anlatıyordu. Hem de sanki başına gelecekleri önceden duyurur gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duymadığımız, bilmediğimiz o sesi bizlere Sevgili Şehbal ve Bülent birkaç yıl öncesinde, henüz Hrant'ın yaşadığı zamandan iletiyordu bu filmle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o film boyunca o bir parçasını yapabilse de "yapamadıklarımıza" ağladık, o an salonda olan bir avuç insanla birlikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmi izledikten sonra bir daah sordum kendi kendime:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"23 Ocakta Şişli'den Yenikapı'ya yürüyen yüz bin kişi, Cinayetin ilk duruşma gününde ve 1 Ekim'de Barbaros Meydanında toplanan bini aşkın kişi, bu olaya Türkiye ve dünyada sahip çıkan milyonlarca insan o cinayetler olup bittikten sonra değil de, o zaman; yani Tuzla'daki çocuk yuvası kapatıldığında, Hrant Dink ölümle tehdit edildiğinde onun çevresinde toplanabilseydik bunlar olur muydu acaba?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Şehbal ve Bülent'in yaptıkları ve yapmakta oldukları bizlere bunları soruyor. Belgeselcilerin her zaman sorduğu "yarına ne kaldı" sorusunu bugün ve her an kendi kendimize sormamız gerekiyor. Hrantların gitmemesi ve burada kalması için. Sahip olduğumuz tüm değerlerimizi korumak için. Her an bu soruyu sormalıyız: "Yarına ne kaldı!."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;06/10/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-1746548775347771078?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1746548775347771078'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/1746548775347771078'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/10/yarna-ne-kald.html' title='&quot;Yarına ne kaldı&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-6160515266013239604</id><published>2007-09-24T02:29:00.000-07:00</published><updated>2007-09-24T02:48:57.465-07:00</updated><title type='text'>"Zamanın içindeki yolculuk ve keşiflerim"</title><content type='html'>Sizlere verdiğim sözleri tutmadığımı sevdiğim bir arkadaşımın aramasıyla fark ettim. "Yol'cu hâlâ molada mı" diye sordu bana.&lt;br /&gt;Yol'cunun sayfasına baktım. Haklıydı.&lt;br /&gt;Oradaki tarih "15 Temmuz"u gösteriyordu. Oysa bugün "24 Eylül"!&lt;br /&gt;"Görevimi yerine getirmemişim. Getirememişim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabahatin çoğu benim. Ama birazı da sizin.&lt;br /&gt;Neden mi?&lt;br /&gt;İzlediğinizi bana hissettirmiyorsunuz da ondan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi "google"un sayacında ne kadar kişinin ne zaman ve nerelerden sayfayı tıkladığını öğreniyorum ama onların hepsi rakam. Oysa Yol'cu "insani temasların" gerçekleşmesi için yolda.&lt;br /&gt;Bu sözlerimi "yolculuğa katılmanız" çağrısı biçiminde algılamanızı istiyorum.&lt;br /&gt;Yol'cu yalnız kendi yolculuklarının yolcusu değil, uzlaşabileceği, anlaşabileceği başka yolculukların da yolcusu çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yaklaşık 2,5 aylık süre içinde neler olduğunu özetleyeyim size:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15 Temmuz'dan Gümüşlük'ten ayrıldığım 12 Ağustos'a kadar Akademi'de okuma yazama, başta Latife Tekin, Neşe Yaşın gibi edebiyat insanlarıyla, Şahbal Şenyurt ve Bülent Arın gibi belgesel sinemacılarla edebiyat, sinema, sanat ve yaşama dair yaptığım sohbetlerle, orada gerçekleşen çeşitli etkinliklere katılma, Akademi'nin paylaştığım bazı işlerini  yapma dışında asıl olarak &lt;a href="http://www.gumuslukakademisi.org"&gt;Akademi&lt;/a&gt;'nin internet sayfasının&lt;br /&gt;yeniden güncellenir hale gelmesi ve sayfalarının yeniden düzenlenmesi işiyle uğraştım. Bu arada daha önce söz ettiğim "sözlü tarih atölyesi" çalışmaları da sürdü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'culuk zamanı gelince yola düşmek gerekir" ilkesini yaşama geçirecek şekilde buradaki işlere ara verme zamanı geldiğine karar verdim ve 12 Ağustos Pazar günü Gümüşlük'ten yola koyuldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bafa Gölü'nün kenarındaki kahvaltı molasından sonra öğleden sonra saat 14.30 sularında Gümüldür'e vardım ve merkezdeki küçük bir turun ardından merkezden 5-6 Km. uzaklıktaki "HypoCamp"da günü tamamlamaya karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki gün güzelim Teos ve Seferihisar molalarıyla İzmir'i geçerek Burhaniye'de sonlandı. Kuzenlerimle birlikte iki güzel gün geçirdim. &lt;br /&gt;Kuzenimin oğlu Fatih'in yaşgününü kutladık, Ören'in kıyısında nefis bir akşam yemeği yedik. Sohbeti rakıya meze ettik. Dostlukların önemi anlamını bir daha hissettik hep birlikte.&lt;br /&gt;O sıralarda yoldayken "rahatsızlığı artan" Yol'cu'nun hastalığının saptanıp tedavisinin yapılması da bu iki günü üçüncüye bağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki durak ertesi gün akşamı varılan Küçükkuyu'daki &lt;a href="http://www.imeceevi.com"&gt;"İmece evi"&lt;/a&gt;ydi. &lt;br /&gt;Sevgili İsmail'e ve İmece Evi'ndeki arkadaşlarıma verdiğim sözü tuttum ve bir hafta kadar orada onlarla birlikte oraya yapabileceğim katkı ve katılımı sağlamak için çabaladım. &lt;br /&gt;Güneş ocağından, deniz suyundan tatlı su elde edilmesi denemesine, bira kutusundan rüzgâr gülü yapılmasına, saman evin saman balyalarının indirilmesine, denize ağ atılıp toplanmasına, hep birlikte yenilen akşam yemeklerinin hazırlanmasına, doyumsuz sohbetlere, hırslı tavla partilerine, gittiğimiz arabanın motoru yandığı için bir türlü varılamayan ama yolculuğu güzel olan "Sarıkız"a tırmanma denemelerine kadar pekçok şey sığdı o kısacık günlere. Yaşamaktan ve birşeyler yapmaktan mutlu olmak buydu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol'cu'nun yine yola düşme zamanı geldiğinde, istemeden kontağı çevirdim. Çünkü aynı gün İmece Evi'ni İstanbul Yakacık Çocuk Esirgeme Kurumu'nda barınan 30'a yakın çocuk bastı. Onların gelişini organize eden &lt;a href="http://www.benimyuvam.org/index.php"&gt;"Benim Yuvam" &lt;/a&gt; grubuyla birlikte ne çok şey yapabilirdim diye düşünmüştüm. &lt;br /&gt;Sonra yaptıklarını oradan okuyunca sevindim ve "bir dahakine" dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan çıkınca yolculuk çok uzun sürmedi. Çünkü bu kez yönüm Bozcaada'ydı. AKşam olmadan vardım &lt;a href="http://www.bozcaadacamping.com/index-5.html"&gt;"Ada Kamping"&lt;/a&gt;e. Yerime yerleştim, düzenimi kurdum. Bir hafta kadar sıkı bir "kamp yaşamı" sürdürdüm. Sabah kalkıp koşuyor, denize giriyor, akşamları güneşlenip yüzüyor, gün içinde de biriktirdiklerimi okuyup yazıyordum. Bu sırada kamp "turizm sezonu" olması nedeniyle kalabalıktı. Ama onlarla bir bağım ve ilişkim olmadan geçti günler. &lt;br /&gt;Arada "adaya" (yani adanın merkezine) indiğimde internete girip, kamptan yapamadığım telefonlarımı ediyor, alış veriş yapıyor ve adanın güzelliklerini yaşamayı sürdürüyordum. Bu arada yeni güzel insanlar tanımaya da devam ediyordum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yola çıkma gününden bir gün önce geleneksel "Bozcaada Kamp"larına gelen Türkiye Yeşilleri ile yalnız bir gün akşama kadra birlikte olabildim. Eski dostlardan çok fazla kimse yoktu ama yine de o yarım günde bazı konuları tartışıp konuşabildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayılı gün çabuk geçermiş. Geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çanakkale'ye vardığımda geceydi ve karşıya geçmeden doğduğum il olan Çanakkale'de gecelemeye karar verdim. Yol'cu'yu Fen Lisesi'nin bahçesindeki parka bıraktım ve yalnız başıma yeyip, içip sahilde gezinerek keyifli bir Çanakkale gecesi yaşadım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahında erken saatte yeniden yola düştüm ve öğlenden sonra hoş bir yolculukla İstanbul'a vardım.&lt;br /&gt;Vardığımın ertesi günü Bağımsız İletişim Ağı'nın düzenlediği &lt;a href="http://www.bianet.org/bianet/kategori/medya/101525/okuldan-haber-odasina-umutla-basladi" &gt;"Okuldan Haber Odasına"&lt;/a&gt;başlıklı bir haftalık eğitimde bir BİA'cı ve "Sağlık Medyası" deneyimli bir "abi" olarak yer aldım. &lt;br /&gt;Gazetecilik okullarını yeni bitirmiş ya da bitirmek üzere olan pırıl pırıl genç "gazeteci" adaylarıyla birlikte olmak çok güzel ve öğreticiydi. &lt;br /&gt;BİA olarak yaptıklarımızı bir kez daha görmek ve gözden geçirmek, dahası bunların ne kadar doğru, güzel ve önemli işler olduğunu fark etmek, bunda katkısı olmak beni mutlu etti. &lt;br /&gt;"Yapmak, eylemek, bir şeyleri değiştirmek" çok güzel...&lt;br /&gt;Tabii eğitim sırasında bir akşam üstü gerçekleşen boğaz turu ve orada yaptığımız sohbetler de çok güzeldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitimin sonundaki sertifika törenine kalamadım. Çünkü Karaburun'da gerçekleştirilen bir başka önemli etkinliğe, &lt;a href="http://www.kongrekaraburun.org"&gt;"2. Karaburun Bilim Kongresi"&lt;/a&gt;ne gitmem gerekiyordu. &lt;br /&gt;Yol'cu'yu otoparka bırakıp otobüsle İzmir'e ve oradan dolmuşla Karaburun'a. Çok güzel üç günde bilimin sokağa çıkması, yaşama inmesine dair konuştuk, bildiklerimizi paylaştık. Neler neler vardı sözü edilecek. Özetlerini ve ipuçlarını yan tarafa koyduğum linkleri tıklayarak okuyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'a dönüşten birkaç gün sonra bu kez bir günlük bir yolculukla 12 Eylül'de Diyarbakır'da oldum, 50'yi aşkın, aydın, yazar, gazeteci, düşünce insanı ve aktivsitle birlikte. Oranın meşhur işkence evinin önünde "Gerçeği Araştırma ve Adalet Komisyonu"nun kurulduğunu duyurduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki günlerde İstanbul'da uzun zamandır çok ilgilenemediğimiz dernek işleriyle uğraşarak geçirdim. Bu arada epeydir görmediğim arkadaş ve dostlarımla görüşme sohbet etme olanağı buldum. Bunlar hâlen sürüyor. Bu ayı burada tamamlayacağı ve sonra Yol'cu yeniden yollara düşecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programda pek çok iş var. Onları gerçek olduğu oranda sizlerle paylaşacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol'cuyu izlemeyi sürdürün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yol'cu mola verdiğinde de yolculuğunu sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dostlukla&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-6160515266013239604?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://yol-cu.blogspot.com/feeds/6160515266013239604/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4079911578964429002&amp;postID=6160515266013239604' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6160515266013239604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/6160515266013239604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/09/zamann-iindeki-yolculuk-ve-keiflerim.html' title='&quot;Zamanın içindeki yolculuk ve keşiflerim&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2458147444228297744</id><published>2007-09-22T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T02:30:38.847-07:00</updated><title type='text'>'Ozan'ın deniz yolculuğu...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;SSPE'ye yakalanan birçok çocuk küçük yaşta ölüyor. Ozan ise sevdiklerinin de desteğiyle 27 yaşına ulaşmıştı.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"Deniz" çoğu zaman "kurtuluş"la özdeş olsa da genellikle "ölümle" özdeş değildir. 27 yaşındayken yitirdiğimiz "Ozan" için de öyleydi. O denizi "yaşam"la, "yaşamak"la, "sağlıklı yaşamak"la, "iyileşmek"le özdeş görüyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align=right&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt; &lt;font size=1&gt; "Gidişini seyr eylemek &lt;br /&gt;Dönüşünü ummamak gereğini bilmek&lt;br /&gt;Kendimi nerde unuttuğumu bile unutmuşlukla&lt;br /&gt;Adımlayamamak umudu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alacakaranlığı geçip&lt;br /&gt;Umuda tutunmak bir parçasından" (*)&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/font&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;"SONUNDA hep birlikte denize ulaştık."&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle başlayacaktı "gezerken" başlıklı yazılarımdan birisi. Gerçekten yaşanmış çok güzel bir anıdan söz edecektim size o yazıda. Ama şimdi o gerçekliğin "hayalini" yazabiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak bir hayali paylaşmak "gezerken"in konusu olur mu bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o hayal eğer gerçeğe dönüşebilseydi, çok güzel bir "gezerken" yazısı olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"İçimdeki Deniz" adlı filmde yaşam öyküsü anlatılan Ramon Sampredo "Biçimsiz ve bozulmuş bir bedenin bekçisi olan bir insan için, yani benim için, saygınlık nedir? Ben, hayatı, özgürlüğü seven çoğu insan gibi, yaşamanın bir hak olduğuna, ama bir mecburiyet olmadığına inanıyorum" derken "ölümü istiyordu".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hedefi ise elleri ve ayakları tutmaz bir halde yıllarca yattığı yataktan çıkıp denize ulaşmaktı. Bunun mücadelesini vermiş ve bu mücadelenin sonucunda hedefine ulaşmıştı. Onun "içindeki deniz" ölüm ve kurtuluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama "deniz" çoğu zaman "kurtuluş"la özdeş olsa da genellikle "ölümle" özdeş değildir. 27 yaşındayken yitirdiğimiz "Ozan" için de öyleydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O denizi "yaşam"la, "yaşamak"la, "sağlıklı yaşamak"la, "iyileşmek"le özdeş görüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Ozan tüm çocuklar gibi çok güzel, akıllı ve masum bir çocuktu. Her çocuk gibi eğlenmeyi ve eğlenceyi severdi. Çok küçükken yabancı dil öğrenip başka ülkelerden arkadaşlar edinmişti. 8 yaşındayken piyano çalmayı öğrenmişti.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orta okul ikiye giderken "SSPE" adından bir hastalığa yakalanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalığın ayrıntısını anlatmak istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama önlenebilir bir hastalık olduğunu söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de hastalığa yakalananların günün birinde tümüyle yatağa bağlandığını, bakımının zorluğu nedeniyle bu durumdaki bir çok çocuğun çok küçük yaşlardayken yaşamlarını yitirdiğini anlatabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak Ozan'ın ise farklı olduğunu. Onun annesi başta olmak üzere sevdiklerin desteğiyle 27 yaşına ulaştığını ekleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi Gülsüm Çakır Özümok'un "Ozan gibi"lerinin hakkını aramak üzere kurduğu bir derneğin medyada yer almasından sonra benim ondan ve onlardan haberim oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların sesini başka insanlara da duyurmak için çaba sarf ettiğim sırada Ozan'ı tanıdım. Kendisini göremedim ama telefonla konuştum Ozan'la.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan söz eden bir arkadaşı "denize gitmeyi istediğinden", böyle bir düşünün olduğundan söz etmişti bana. Onun yaşama olan bağlılığına ve yaşamasına, bu arzusunun, bu isteğinin, hatta bu hedefinin katkısı olduğunu düşünmüştüm o andan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da onun bu "düşü"nü bir şekilde yerine getirmeyi kurmuştum kendi kendime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yol'cu"nun yolculuklarından birisi de "Ozan'ın deniz yolculuğu" olmasını hayal etmiştim. Bunu ne Ozan'a, ne de annesine söyledim şu ana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızca sinemayla ilgilenen bir arkadaşımla konuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yerlerden gerekli kaynağı bulup bu yolculuğun filmini çekmeye karar verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel bir yolculuk, güzel bir film olacaktı. Bu filmle hem Ozan'a, hem de Ozan gibi olanlara destek ve katkıda bulunacak, 'sorumlusu olduğumuz yapmadıklarımızdan' birisini gerçekleştirebilecektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olmadı. Olamadı. O koşullar ve olanaklar sağlanamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan'ın günün birinde gideceği hiç aklıma gelmemişti. O hep bizimle olacağını, günün birinde o yolculuğu yapacağımızı ve o filmi çekileceğini düşünmüştüm, aptalca bir saflıkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Ozan yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O film olur mu bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birileri sorumluluğunun bilincine varıp onlar için hep birlikte bir şeyler yapmaya başlar mı onu da bilmiyorum. Ama böyle olmasını istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada, "Gezerken" yazılarımın birinde o yolculuğun son anını anlatmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;table&gt;&lt;tr&gt;&lt;td width=120&gt;&amp;nbsp:&lt;/td&gt;&lt;td width=550&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-styl:italic;"&gt;&lt;font size=1&gt;&lt;i&gt;"Sonunda denize vardık. Annesi Ozan'ı uyandırdı. 'Denize geldik' Ozan dedi.&lt;br /&gt;Ozan gözlerini açtı. Söylediklerini yalnız yıllardır onun yanında olanlar anlayabiliyordu. Ama gözlerine bakan onun gözlerinden 'hedefine ulaşan' bir insanın gönenç, onur ve mutluluğunu okuyabilirdi.&lt;br /&gt;Yattığı yerden doğrulmaya çalışıyor 'beni denizin kenarına götürün' diyordu. Denizle aramızda uzun bir kumsal vardı. Onu kucakladık hep birlikte. Artık incecik hale gelen o koca adamı yattığı yerden kucaklayıp denizin hemen kenarına götürüp kumların üzerine koymak çok zamanımızı almadı.&lt;br /&gt;Denizin kenarında denize paralel şekilde kumların üzerine yatırdık onu.&lt;br /&gt;Yan tarafına dönüp denize doğru baktı. Eğer yapabilseydi elini suya değdirmek isterdi mutlaka. Yapamadı. Gözlerini kapattı. Hayalinde elini uzatıp denize dokunduğunu, düşlediği denizi avuçladığını fark ettim.&lt;br /&gt;Sonra derin bir soluk alarak denizin iyotlu kokusunu içine çekti. Ardından gözlerini yukarıya gökyüzüne çevirdi. Kocaman kocaman açtı.&lt;br /&gt;Gözlerinin içiyle gülüyordu. O gülerken bizler de gülmeye başladık. Gözlerinin kenarında peydahlanan iki küçük damlaya karşın çok mutlu olduğunu fark ediyorduk.&lt;br /&gt;Annesi üzerindeki tek parça giysiyi yukarıya sıyırdı. Çıplak bedenine denizin ılık suyundan bir avuç su alıp serpti. Teninin ürperdiğini görebiliyordum.&lt;br /&gt;Ama bu ürpertinin sudan ya da hafifçe esen rüzgârdan değil, yaşadığı heyecandan olduğunu düşündüm. Denize varmak ve denize ulaşmak, bir düşünü gerçek kılmak onu heyecanlandırmış olmalıydı.&lt;br /&gt;Onun hep bizimle olacağına bir kere daha inandık. Kötü kalpli kara büyücünün yaptığı büyü artık bozulmuştu. O bizimle olacak ve hep bizimle yaşayacaktı.&lt;br /&gt;Hatta o deniz sayesinde iyileşecek, geldiği bu deniz kıyısında yaşamının kalanını sağlıklı ve mutlu bir şekilde yaşayacaktı."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/font&gt;&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/table&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar gerçekte olmadı, 'gerçek' olamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yapamadığımın ağır sorumluluğu" altında bunları yazarken Ozan'dan özür diliyorum. Seni unutmayacağım Ozan!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke onu sizler de en azından benim kadar tanıyabilseydiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki elele bambaşka şeyler yapabilirdik. Ozan yok ama onun gibi bir çok Ozan var. Yine de yapabiliriz. Onlara ulaşmak çok zor değil. Bir "tık"(**)lama uzaklığında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22/09/2007&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;(*)&lt;/span&gt;"Bir Parça Umut" Gülsüm Çakır Özümok (Eylül 2004)&lt;br /&gt;(Ozanın tek yumurta ikizi olan ve henüz doğar doğmaz bir hastane enfeksiyonu nedeniyle yaşamını sürdüremeyen 'Umut' için yazılmıştır.)&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;(**)&lt;/span&gt; &lt;a href="http://www.ocuolusum-sspe.org.tr/v1/?cat=main"&gt;OÇU-OLUŞUM SSPE DERNEĞİ&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-2458147444228297744?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2458147444228297744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/2458147444228297744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/09/ozann-deniz-yolculugu.html' title='&apos;Ozan&apos;ın deniz yolculuğu...'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-3666419187066174230</id><published>2007-09-15T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T02:08:59.033-07:00</updated><title type='text'>"Farklı olmaya ve nasıl farklı olunacağına" kafa yormak</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Sizin hiç "cep tirbüşonunuz" oldu mu? Son Bozcaada seferimden döndüğümden bu yana benim var. Hani her an şarap içtiğimden değil. Cepte taşınabilir olması ve taşınması güzel olduğundan.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;BOZCAADA&lt;/span&gt;'da bir başka ilk: "Şarap takı ve aksesuarları butiği"! Şaşırdınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi biraz daha şaşırtmak istiyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin hiç "cep tirbuşonunuz" oldu mu? Son Bozcaada seferimden döndüğümden bu yana benim var. Hani her an şarap içtiğimden değil. Cepte taşınabilir olması ve taşınması güzel olduğundan. "Ne zaman kullanacaksın" demeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü o zaman ben de sizlere ceplerinizde sürekli taşıdığınız o güzel kalemlerinizi ne sıklıkla kullandığınızı sorabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da sevgilinize, özenle bulup aldığınız renkli güzel kağıtlara, bu kalemle en son ne zaman bir "aşk ya da dost mektubu" yazdığınızı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Ben yalnız çek imzalarken kullanıyorum" demeyin. Artık çek yazanınızın sayısının çok olmadığını düşünüyorum. Banka, kredi kartları ve "internetten access olmak", "elektronik imzalar" var artık. Devir değişti. Ama siz hem bir güzel kalemi hem de bir şarap açacağını bence cebinizde taşıyın. Hem de şarabın daha az yapıldığı ve Bozcaada üzümlerinin dörtte üçünün bağlarda kaldığı bu günlerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu tam da bu günlerde Bozcaadalılara ve şarapla uğraşanlara sorun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz hep içtiğiniz şarabı kolayca bulurken hem de...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu nedenle şu sıralarda daha sık ve çok şarap içiyorum. Buna "özel bir çaba sarf ediyorum" da diyebilirim. O nedenle bu "cep tirbuşonunu" görünce almadan edemedim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereden mi aldım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bozcaada'dan. Bozcaada'da iki yıldır açık bulunan "Şarap takıları ve aksesuarları dükkanı"ndan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Dükkan" diyorum ama orası farklı. "Butik" diyor çoğu. Gerçekten de öyle. Özgün ve özel. Bol bol da hanımların hoşuna gidecek takılar var. Yalnız hanımların değil tabi "erkeklerin" de!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her nedense? -Sanki şarabı yalnız erkekler içermiş gibi!.-&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet bu hafta size onlardan söz edeceğim. Adları Aliye ve Kerem. İki genç insan. Henüz 40'lı yaşlarının başlarını yaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de mühendis. Birisi elektronik, diğeri makine ve elektrik mühendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi uzmanlık alanlarında çalıştıktan sonra bir başka alanda "promosyon ürünleri ithalatı" için yıllarca birlikte çaba harcamışlar. Bugün neredeyse kendi alanlarında "tek" olan bir şirketin sahibi de olmuşlar. ABD'de temsilcilikleri, İstanbul'da ofisleri ve imalathaneleri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dediklerine göre işleri iyi ve bugün de sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama işleri onlara "maddi" olarak onlara yetse de "bu dünyaya olan borçlarını ödeme anlamında" onlara yetmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar hep "farklı" olmuşlar. Nasıl "farklı olunacağına" kafa yormuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla yaptıkları işin hep başka boyutları da olması gerektiğini de düşünmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle "gönüllü" birer Bozcaadalı olduktan sonra bu düşünceleri adanın çıkar ve yararlarını da içerecek şekilde genişlemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerem Tunçer "adalı" olalı çok olmuş. 90'lı yılların başlarında bugün adanın simgesi haline gelen rüzgâr santralleri için ilk rüzgâr ölçümlerini yapan kişi olmuş, o sıralarda bir mühendis olarak çalıştığı şirket adına. Adanın "rüzgâr gülleri"nin henüz "kuvve" olduğu dönemlerden beri adayı düşünüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi başka ada gönüllüleri bugün bu "çağdaş yel değirmen"lerini yapıp elektrik üretiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aliye de 6-7 yıldır kendisini adalı sayıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıldan başlayarak da artık sürekli "adalı" olmak istiyorlar. Onları bir çok başkaları gibi "bir düş ve bir düşünce" adalı yapmış. Doğma büyüme olmasalar da kendilerini diğer adalılardan daha çok adalı sayıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de onlar adalı değiller ama adalı olduktan sonra çokları gibi önce bir bağ sahibi olmuşlar adada. Bugün artık "bireysel üretimi" yasak olan şarabı herkes gibi kendileri için üretmişler. Bu üretim sırasında kullandıkları ve bir noktadan sonra "işe yaramaz" hale gelen şeyleri "yeniden değerlendirelim" demişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin asma kütüklerini, şişe mantarlarını, şişeleri, şarap fıçılarını hep başka biçimlerde kullanmak için düşünüp taşınmışlar. Sonunda çok güzel ve bir o kadar da hoş kullanım biçimleri yaratmışlar. Halen de yaratmayı sürdüklerini söylüyorlar. Yani bir yandan da yaptıklarını geliştirme derdindeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaya ve adalılığa en çok ne uyar diye düşünmüşler, bağcılıktan, üzümden, şaraptan yola çıkmışlar ve yaptıkları işi bu alana yöneltince "şarap takıları" ve "şarap aksesuarları" diye biri estetik, diğeri işlevsel iki konu çıkmış önlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezdikleri gördükleri yerlerden ilham almışlar kimi kez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin ABD'de Kaliforniya'daki bir bağcılık ve şarap bölgesinde bir dükkan görmüşler. Onlara özenmişler. Ama gördükleri yalnızca bir çıkış noktası oluşturmuş. Bugün kendilerinin ki kadar kapsamlı ve çok çeşitli ürünün bulunduğu başka bir örneğin olmadığı iddiasında bulunabiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların paylaştıkları düşleri adanın Atatürk Caddesi'nde. Siz adının 'cadde' olduğuna bakmayın orası bir arabanın bile zorla geçtiği küçük ve güzel bir sokak! 22 numaralı evlerinin giriş ve alt katında gerçekleşmiş. Siz de gidip görebilirsiniz. Ada çok uzak derseniz, internetten de onlara ulaşabilirsiniz.&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;(*)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar bir "ütopya"yla özdeşleşen bu güzel ada için, her zaman barışın sürmesini dilediğimiz bu ülke için, her gün değerlerinin bir çoğunu yitiren dünya için bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı BOYTAM'ı kuran ve var eden Hakan ve İnci Gürüney gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı Ada Kafe'yi adaseverlerin uğrak yeri haline getiren Semra ve Melih Güney gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı Akvaryum Koyunda bir başka dünya yaratan Berna ve Deniz Pak gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı adalı dostlarım Akın ve Ayşe Baran gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve tıpkı doğuştan ve sonradan olma pek çok Bozcaadalı gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sadece yazıyor ve onları sizlere duyurabiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;(*) &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.saraptakilari.com "&gt; Şarap Takıları &lt;/a&gt;, &lt;a href="http://www.sarapaksesuarlari.com"&gt;Şarap Aksesuarları &lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15/09/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-3666419187066174230?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/3666419187066174230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/3666419187066174230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/09/farkl-olmaya-ve-nasl-farkl-olunacagna.html' title='&quot;Farklı olmaya ve nasıl farklı olunacağına&quot; kafa yormak'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-5071376331167114418</id><published>2007-09-08T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T01:45:45.146-07:00</updated><title type='text'>Küreselleşme yok etmeden "kütüphanelerimize sahip çıkalım!"</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Toplam sayısı 1176 olan kütüphanelerimiz çok güç ve sınırlı olanaklarla hizmet veriyor.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;NE İYİ&lt;/span&gt;, ne güzel değil mi? Okumayı seven bir toplum olmamız için devletimiz çok uğraşmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için hemen her ilçeye bir kütüphane yapmaya başlamış ve sürdürmüş yıllar önce...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü'nün &lt;a href="http://kygm.kulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF0D262A49C727F232C312D1DD2E9EA986 "&gt; 2006 Yılı İstatistikleri&lt;/a&gt;nden öğrendiğime göre 1179 kütüphanemiz mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kütüphanelerimizde çalışan personel sayısı 2.629, kütüphaneci sayısı ise yalnızca 384.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kültür Bakanlığı çatısı altındaki kütüphanelerde toplam kitap sayısı ise 12.958.376". Başka bir deyişle nüfusumuzu 70 milyon kabul edersek yaklaşık 6 kişiye bir kitap düşüyor. 2006 yılında merkezi olarak alınan kitap sayısı yalnızca "326.500" olmuş. Muhtemelen onları almak için ilgililer epeyce zorlanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Peki yurttaşın ilgisi nasıl" diye soracak olursanız, facia asıl orada başlıyor: Bu kadar kütüphaneye aynı yıl içinde başvuran okuyucu sayısı ise kitap sayısının iki katından bile az olmuş: Toplam 21.138.821 kişi. Kütüphanelere kayıtlı olan, yani sürekli yararlanan üye sayısı ise yalnız ve yalnız "485.216". Kütüphanelerin düzenlediği kültürel etkinliklere biraz daha fazla sayıda, 828.148 yurttaşımız katılmış.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kütüphanelerimizden birisi de Bozcaada'da. Onun varlığını son olarak Bozcaada'ya gittiğimde, "Yol'cu" ile önünden geçerken fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce çarşının içinde bir sokaktaymış. 2 aydır merkezin biraz dışında Sağlık ocağı ve Halk Eğitim Merkezi'nin hemen yanı başındaki iki katlı Tekel binasında faaliyetlerini sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırsatını bulur bulmaz oraya gittim. Geniş bahçesinden içeri girdiğimde kenarda sivil giyimli genç bir insan oturduğunu gördüm. Selam verdim, selamımı aldı. Binanın içine girince ardımdan geldi. Meğer kütüphanenin memuruymuş. Çok sevindim. Bir memuru olan kütüphane gördüğüm için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ana girişin bir yanında kitapların bulunduğu oda vardı. Diğer tarafında ise okuma salonu. Okuma salonuna göz atınca henüz 10 yaşına ulaşmamış ikisi kız üç çocuğun oturmuş bir şeyler okuduğunu gördüm. Buna daha da çok sevindim. Çocukluğum da sürekli gittiğim mahalle kütüphanesi aklıma geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapların olduğu bölüme geçtim. Ardımdan gelen kütüphane memuruna "Bozcaada ile ilgili kitaplarınızın durduğu özel bir bölüm var mı?" diye sordum. Önce yüzüme tuhaf tuhaf baktı. Sonra birkaç adım attı ve hemen ilk sıradaki raflardan birinden aldığı bir kitabı uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Kütüphanemizde Bozcaada'yla ilgili tek kitabımız bu" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın tarihlerde basılmış ve yayınlanmış en az üç kitap olduğunu biliyordum oysa. Uzattığı kitabı aldım ve orada duran masanın üzerine çantamı ve kitabı koyup sandalyeyi altıma çektim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana verdiği de aslında bir kitap değil, bir kitabın "fotokopisi" idi. Adı "Bütün yönleriyle Bozcaada" idi ve yazarı da bir meslektaşımdı: Dr. Mehmet Sadettin Aygen. 1935 yılında altı aylıkken adaya gelen ve çocukluğu, gençliği burada geçen bir hekim tarafından, muhtemelen "ihtiyaca binaen" yazılmıştı. Afyon'da Türkeli Kitabevi diye bir yayınevi tarafından basılan bu kitabın basım yılı belli değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı biraz inceledim. Hazırlandığı yıldan geriye doğru eski kaynaklardan da yararlanılarak hazırlanmıştı ve Bozcaada, burada yaşayanlara dair çok geniş bilgiler içeriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da çok hoşuma gitti. İletişimin, kaynakların çok fazla olmadığı dönemlerde insanların bu yöndeki eksiklikleri tamamlamak için sarf ettikleri çabanın büyüklüğünün bir kez daha farkına vardım. Bu "tek kitap" kütüphanenin bu konudaki eksikliğinden, yoksulluğundan kaynaklanan üzüntümü biraz da olsa hafifletti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphane memuruyla biraz konuştum. Bir aydır burada görev yaptığını öğrendim. Kitaplar Bakanlıktan gönderiliyormuş. Doğrudan kütüphaneye kitap alınması ve kabulü mümkün değilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakanlığın son gönderdiği kitapların ise yıllar önce gönderildiği, kısa bir süre içinde baştan başa inceleyebildiğim raflarındaki kitaplardan anladım. Devletin, sosyal devletin, yurttaşının bilgili ve aydın olmasını isteyen bir yönetim döneminin ürünü olarak kurulmuş bu kütüphanelerin, devleti şimdi yönetenlerce artık nasıl bir yük olarak görüldüğünü bir kez daha kavradım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz ilkokul 3. sınıfa gittiğim sıralardan başlayıp üniversite bitene kadar içinden çıkmadığım onlarca kütüphane aklıma geldi. Hepsi de "devlet" tarafından kurulan ve işletilen kütüphanelerdi. Devlet vatandaşından aldığı her şeyi ona geri vermek için çaba harcıyor, bunu bir lüks ya da gereksiz bir faaliyet olarak görmüyordu o zamanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derelerin altından çok ama çok sular akmış, dereler kurumuştu. Çünkü artık onlar başka yerlere doğru akıyordu. Tıpkı bugün devleti yönetenlerin kaynakları başka alanlara yönlendirdikleri gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir hareketin daha başlatmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Küreselleşmenin yaşamımızdan koparıp aldıklarını korumak, sahip çıkmak ve yeniden oluşturmak için. Bunun adı "kütüphanemize sahip çıkalım" hareketi olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin bu görevinin de temel bir hak olan eğitim hakkının bileşeni ve tamamlayanı bir "sosyal hak"kın gereği olduğunu yeniden ortaya koymalı ve savunmalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memuru olmayan kütüphanelerin "gönüllü" memuru olmalıyız. Kitabı olmayan kütüphaneleri kendi kitaplarımızla zenginleştirmeliyiz. Personeli olmayan kütüphaneleri kendi evimiz gibi sahiplenmeli temizlemeli, boyamalı, onları halkın, toplumun kendimizin "mekanları" haline getirmeliyiz. Mesai saati kavramını değiştirmeli, öğrenmek isteyenlerle bildiklerini paylaşmak isteyenlerin sürekli bir arada olduğu, buluştuğu ve paylaştığı yerler haline getirmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok mu zor bunları yapmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zor olup olmadığını işe koyulunca anlayalım, ön yargılı olmayalım diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen bugün size en yakın kütüphanenin nerede olduğunu bir araştırın isterseniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk adım bu olabilir, hareket buradan başlayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;08/09/2007&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4079911578964429002-5071376331167114418?l=yol-cu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5071376331167114418'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4079911578964429002/posts/default/5071376331167114418'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://yol-cu.blogspot.com/2007/09/kuresellesme-yok-etmeden.html' title='Küreselleşme yok etmeden &quot;kütüphanelerimize sahip çıkalım!&quot;'/><author><name>Mustafa Sütlaş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_0ozR8XW0fI0/TLso-cUfxUI/AAAAAAAABCU/7GYaiqHxLNs/S220/avatar-1.jpg'/></author></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4079911578964429002.post-2011650614978792139</id><published>2007-09-01T00:00:00.000-07:00</published><updated>2010-07-16T01:41:09.377-07:00</updated><title type='text'>Bir "fiyat"ı olmayan "değer"leri hâlâ benimseyenler var...</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Hasan amca "gönlünden kopan"ı yeterli görüyor, çünkü ona göre paranın fazlası kimseye "hayır getirmiyor"...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DÖRT&lt;/span&gt; saattir araba kullanıyordum. Saat öğleden sonra 14.30'du.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir saat kadar önce öğle molası vermiştim. Ama uyku bastırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gideceğim yere 2 saatlik yolum daha vardı ve bir mola daha vermeden gitmek istiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü arabanın motorunun bir sorunu vardı ve bir durdurursam yeniden çalışmayacağından, dolayısıyla yolda kalmaktan korkuyordum.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o sırada yolun kenarında "bronz tenli bir ihtiyar delikanlı"nın elini kaldırıp, durmam için işaret ettiğini fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızım 90'a yakındı bir den duramazdım, Yolu kollayıp sağa yanaştım ve yaklaşık 50 metre kadar ileride durdum. Yavaşladığımı görünce "ihtiyar delikanlı" bana doğru seğirtmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yan aynadan onun çevik hareketlerini görünce şaşırdım. Sanki yirmilerinde bir genç gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı çeviklikle arabanın kapısını açtı ve oldukça yüksek olan basamağı bir hamlede geçip yan taraftaki koltuğa oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Merhaba"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Sağ ol merhaba!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Nereye dayı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"İlerideki S.'da inecem!".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 50 km.lik bir uzaklıktan söz ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Gel hele, benim adım Mustafa, Senin ki ne?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Halil beyim. K.'nın yukarı köylerindenim."&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyünden 5 yıl kadar önce kendi deyişiyle "düze" inen Halil Dayı ile böyle tanıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;77,5 yaşında olduğunu söyledi. Saçının beyazlığı ve yüzündeki derin çizgileri görmezsek benden olsa olsa birkaç yaş büyük gibi görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanık teniyle, çevikliğiyle, incecik bedenine bakınca ise benden daha genç olduğunu bile iddia edebilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sormadan o bir solukta anlattı 77,5 yıllık yaşam öyküsünü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğullarının, gelinlerinin, torunlarının yanında yapamamış, onlara yük olduğunu düşünüp, evini barkını onlara bırakıp "dağdan düze" inmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Kalabalık nüfus olunca, hele hele kız torunlar büyüyünce rahat edilmiyor evin içinde" diye gerekçelendirmişti "düze inmesini".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ne yapıyorsun, nerede, nasıl yaşıyorsun" diye sormamı ayıpladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Her yer benim beyim! Her yer benim. Bir tek canım var. Nerde olsa yaşarım. Kimin işini yapıyorsam onun yanında kalıyorum."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ne iş yapıyorsun peki?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Ne iş olsa yaparım. Rençberim beyim. Topraktan anlarım, bağ bahçe yaparım, tamirat yaparım, temizlik yaparım, bekçilik, ırgatlık, hamallık yaparım, hatta hasta bile bakarım beyim. Kime çalışsam hepsi çok memnun olur benden. Ben önce işi sorar sonra yaparım. Fiyatı şudur, gündeliğim budur demem. Ne verirlerse, gönüllerinden ne koparsa razı gelirim. Bazısı hiç bir şey vermez. 'Allah razı olsun' der, o da bana yeter. Bazısı yaptığım küçük bir yardım için para teklif eder. Kendi isteğimle, içimden gelerek yapmışsam ve bunun karşılığında para vermeye kalkarlarsa kızarım beyim. İnsanlık ölmedi daha. Her şey parayla olmaz. Para dediğin nedir ki!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Peki bu kadarla yaşamını sürdürebiliyor musun?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-"Tabii. Böylesi çok daha bereketli olur beyim. Biriktirir çocuklara bile gönderirim. Hem iş yaptıklarım beni kendilerinden sayarlar. Ne yerlerse, ne içerlerse bana da verirler. Onlarla kalırım. Bir harcamam olmaz ki, niye yetmesin!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halil amca şu koca ülkede hâlâ bazı değerlerin bir fiyatı olmadığını, olamayacağını düşünenlerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O böyle görmüş, böyle yetişmiş. Böyle sürdürmeye de kararlı. İnsan olmanın değerini biliyor ama bunun bir "fiyata" indirgenebileceğini kabul etmiyor. Suiistimal edilmekten, kandırılmaktan, kullanılmaktan da korkmuyor, daha doğrusu bunları dert etmiyor. Anlattıklarına bakınca, geçmişte ve bugün yaşadıkları da bunun en somut kanıtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;* * *&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karısını 17 yıl önce kaybetmiş. Söylediğine göre üç kez inme geçiren karısı üçüncüde vefat etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk ikisinde doktorlar onun için 'umut yok' dediklerinde, o onlara inanmamış ve karısını kendisi bakıp tedavi etmiş. Sonunda yeniden yürür, işini gücünü yapar hale gelmiş, karısı. Doktorlar şaşırmışlar ve durumu "moralle düzeldi" diye açıklamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk ikisinden birkaç yıl sonra gelen üçüncü inme sırasında Halil amca "ruhsatsız sila
